Bilim ve Din

Bilim ve Din

13 Nisan 2016 Çarşamba

SEVGİNİN GÜCÜ





Son birkaç haftadır etrafımdaki insanların bilmediği sosyal bir deneyi uyguluyorum. Ailem, arkadaşlarım, çalışma arkadaşlarım ve hatta hiç tanımadığım insanlar dahi bu egzersize dahil oldu! Pozitif duyguların sağlığa olan yararını inceleyen önde gelen araştırmacı Profesör Barbara Fredrickson'ın bir çalışması olan "Üç Sevgi Dolu Bağlantı" egzersizini uyguluyorum. Bu egzersiz, beynimin ve bedenimin sevginin gücünü bilinçli olarak deneyimlemesini sağlıyor. 

Son on yılda pozitif duygular üzerine yapılan araştırmalar; daha sıcakkanlı, neşeli ve iyimser olan insanların daha uzun ve sağlıklı yaşadığını ispatlayan çalışmalarla dolu. Profesör Fredrickson yeni kitabı olan "SEVGİ 2.0" da, sevginin en yüce pozitif duygu olduğunu yazmış. Onun varlığı ya da yokluğu her hissettiğimiz, yaptığımız, düşündüğümüz ve olduğumuz her şeyi etkiliyor. Sevgi adeta canlı türümüzün hayatta kalabilmesi için hepimizi birbirine bağlayan bir yapışkan.
  
Fredrickson; sadece romantizm ve evlilikle ilgili olan sevgiden bahsetmiyor! O, bir kişinin bir diğerinin pozitif duygusal halini aynaladığında sevginin pozitiflik yayan  rezonansının yayıldığının bilimsel açıklamasından bahsediyor!

Araştırma, bir kişiyle göz göze gelinir gelinmez bir tür zihin-beden erimesi oluştuğunu ispatlıyor. Fizyolojik seviyede ise bedeninizdeki ve beyninizdeki aktivite diğer bir kişinin beden ve zihnindeki paralel değişimleri tetikliyor. Bir anlamda, zihinleriniz senkronize oluyorlar!

Bunların hepsi de bir mikro ânda gerçekleşiyor. Bu, cinsel bir çekim değil. Hoşlanma duygusu, partnerinize, çocuklarınıza, anne-babanıza veya yakın arkadaşlarınıza karşı duyduğunuz özel duygularla da alakalı değil! Sadece uyumlu anda insanlar arasında meydana gelen fizyolojik, biyokimyasal bir olay. Bu şekilde bakıldığında da sevgi, yalnızca bir kişiye ait değil; insan gruplarına ait ve tamamen bu bağlantıyı bulmayla alakalı bir durum.
  
Durum böyleyse, o zaman sevgimizi arttırmak ve sağlığımızı iyileştirmek için ne yapabiliriz?

3 Sevgi Dolu Bağlantı
Fredrickson ve ekibi; pozitiflik yayan ve yaşamdan keyif almayı arttırıcı, depresyon ve hastalık semptomlarını azaltıcı "Sevgi Dolu Nezaket Meditasyonu"nun gücünü ispatladı. Eğer bu meditasyonu uygulamadıysanız, "Üç Sevgi Dolu Bağlantı" deneyine katılabilirsiniz:  
  • Her gün diğer insanlarla bağlantı kurmak için üç fırsat bulun (Not: Bu insanlar akrabanız, arkadaşınız, çalışma arkadaşınız veya tamamen yabancı bir insan olabilir. Her bir etkileşim, aynı kişiyle ya da üç ayrı kişiyle olabilir).
  • Bu etkileşim potansiyeline sıcaklık, saygı ve iyi niyetle yaklaşın.
  • O kişiyi dikkatli  ve paylaşımcı bir şekilde dinleyin.
  • Göz kontağında bulunun ve eğer sizin için uygunsa ona dokunun.
  • Onunla kendi kaygısız düşüncelerinizi ve duygularınızı paylaşın.
Profesör Fredrickson, bu deneyi yaparken iki şarta sıkı sıkıya bağlı olmamız gerektiğini  söylüyor: 

1. Hem iç dünyanızda hem de dış dünyanızda güvenlik duygusu olmalı
Eğer bir tehdit veya tehlike olursa, sevgi tomurcuklanmaz. Bir arabanın size çarpmak üzere olmasına ya da sizin kendinizi tehlikede hissetmenize gerek yok; bu, sizin tehlike algınız.
2. Gerçek-zamanlı duyusal bağlantı  olmalı
Bilim adamları, göz kontağının bağlantı ve teklik için en güçlü tetikleyici olduğuna inanıyorlar. Telefonda konuşurken yaptığımız hareketler, dokunuş ve kahkaha etkili de olsa; göz kontağı kadar etkili değil. Fredrickson, anahtarın fiziksel varlığınız olduğu konusunda ısrar ediyor. 

Bu yazı https://www.theconnection.tv/the-power-of-love-how-3-micro-moments-change-everything/'den alıntı yapılarak çevrilmiştir.
Çeviren: Esin Tezer


3 Nisan 2016 Pazar

KARŞILIKSIZ VEREN BEYİN



Yeni bir çalışma; beyindeki kan akışı değişimlerini ölçen Fonksiyonel Manyetik Rezonans İmajlama'yı (fMRI) kullanarak  beyin bölgeleri arasındaki bağlantı farklılıklarının kişinin empati kurarak karşılıksız verici olan biri mi, karşılık bekleyerek verici olan biri mi, ya da bencil biri mi olduğunu tahmin edebildiğini iddia ediyor.  
 
Deneyde, 34 bayan katılımcı iki gruba ayrıldı. Deney şöyle gerçekleşti: Empati kurarak karşılıksız verici olan kişiler elektrik şoku yediler. Karşılık bekleyerek verici olan kişiler ise para vererek daha az elektrik şoku yiyeceklerine inanan kişilerdi.


Empati grubunda olanlar, bir aktörün acı veren elektrik şoklarını yediğine şahit oldular ve kendileri de aynısını deneyimlediler (bunun acı verdiğini anladılar). Karşılık bekleyerek verici olan grupta ise katılımcılar, parayı ödeyen aktörlerle aynı gruptaydı. Böylelikle daha az elektrik şoku yediler (aslında her iki grup da aynı sayıda elektrik şokunu yedi!!!). Daha sonra beyinleri tarandı. Tarama esnasında katılımcılardan bir miktar parayı kendi aralarında ve bir diğer kişiyle paylaşmaları istendi. Empati kurarak karşılıksız verici olan grupta parayı alan bir diğer kişi bazen elektrik şoku yediğini gördükleri bir partnerdi.  Karşılık bekleyerek verici olan grupta ise kişi bazen katılımcıya daha az elektrik şokunu yemek için para ödeyen partnerdi. Diğer zamanlarda, katılımcıların nakit parayı kendileri ve ne elektrik şoku yiyen ne de hoş davranışı olan biri arasında (nötr katılımcı arasında) bölüştürmeleri istendi. Böylelikle araştırmacılar, deneyin birinci kısmına dayanarak katılımcıları empati kurarak karşılıksız verici olan ve karşılık bekleyerek verici olan biri olarak ayırabildi. Deneyin ikinci kısmında da bu katılımcıların arasındaki bencil kişileri belirlemek için katılımcıların parayı bölüştürme şekline bakıldı.  
 
Sürpriz olmayan bir şekilde ilk analiz, katılımcıların genellikle nötr partner yerine empati kurarak karşılıksız verici olan ve karşılık bekleyerek verici olan partnerlere daha çok para verdiklerini gösterdi. Her iki grup da eşit şekilde cömertti. Kendilerine hep başkalarından daha fazla para ayıranlar "bencil" olarak adlandırıldı. Fakat bu, sadece bir başlangıçtı. Araştırmacılar daha derin bir anlayışa sahip olmak için karmaşık ve sofistike  bir takibi uyguladılar. Araştırmacılar acıdan öğrenme zorluğuna kadar bir çok fonksiyonun merkezi olarak bilinen Anterior Singulat Korteks'teki aktivitenin zamanlamasına, uyarılma ve duyguyla ilişkili olan Anterior İnsula Korteks ve ödüllendirme, öğrenmeyle ilişkili olan Ventral Striatum'a bakarak bu alanlar arasında bilginin nasıl geçtiğinin modellerini oluşturdular. Daha sonra da bir bilgisayar algoritması bu modellere dayanarak kişinin  vericiliğinin empati kurarak karşılıksız olduğunu mu  yoksa karşılık bekleyerek mi olduğunu tahmin etmeye çalıştı.

Empati kurarak karşılıksız verici olan kişilerde Anterior İnsula (duygu ve uyarılma) ve Ventral Striatum (ödüllendirilme), ortalama olandan daha düşük bir bağlantı gösterdi; karşılık bekleyerek verici olan kişilerde ise bu bölgeler arasında artan bağlantı görüldü.  Bağlantı, bu bağlamda  bir bölgenin bir diğeriyle "nasıl konuştuğu" gibi tasavvur edilebilir. Bu alanların fonksiyonu kapsamlı bir şekilde bilinse bile, bağlantıdaki değişimlerin anlamını yorumlamak hâlâ zordur. 


Sonuçlar "bencil" veya "verici" insan olarak sınıflandırılmış olanların beyinleri arasında da farklılıklar olduğunu gösterdi. Bencil kişilerin beyinlerinde Anterior Singulat Korteks'le Anterior İnsula arasında ortalama bağlantıdan daha az bir bağlantı olduğu görülürken; verici olan insanların beyinlerinde ise bu alanlardaki bağlantının arttığı gözlemlenmiştir.


http://www.sott.net/article/313772-Brain-scan-may-reveal-if-you-are-a-true-altruist-or-driven-by-self-interest'den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

17 Mart 2016 Perşembe

ŞÜKÜRSÜZ BEYİN!!!



Sürekli şikayet eden birini dinlemek hiç bir zaman işe yaramaz, bu kendiniz bile olsa! Bazı insanlar şikayet etmenin duygusal bir boşalma olduğunu söyler; bu, belki bazen kendinizi iyi hissettirebilir. Fakat şikayet etmenin gerçekte beyne neler yaptığına yakından bakmamız, pozitif bir beyin yapısına sahip olmak için uğraşmamıza ve şikayet etmeyi bırakmamıza neden olacaktır!
 
"Birbirini ateşleyen ve telleyen sinapslar "
Beyin; her zaman öğrenen, tazelenen ve kendini yeniden oluşturan, insanoğlunun karakterini oluşturmak için bilinçle birlikte çalışan karmaşık, fiziksel bir organdır. O; hem realitenin  ürünü, hem de oluşturucusudur ve nihayet, bilim beynin realiteyi nasıl oluşturduğunu anlamaya başlamıştır!  

Yazar, bilgisayar uzmanı ve filozof olan Steven Parton; kişinin hem kendinden hem de insanlardan anlattığı  şikayet biçimindeki negatif duyguların beyni ve bedeni nasıl etkilediğini inceledi. Parton, bazı insanların neden negatif ruh halinden çıkamadığını anlamamıza yardımcı olan mükemmel gözlemler keşfetti.

Parton'ın teorisi, negatifliğin ve yakınmanın aslında zihin, beden yapısı ve fonksiyonunu değiştirdiğini ileri sürüyor!    

Parton, "Sinapslar birbirini ateşler ve teller" diyor. Bu da, beynin tekrarlamalı bir şekilde neye maruz kaldıysa kendini  o şekilde yeniden tellediğinin bilimi olan Nöroplastisite'nin özünü anlamanın iyi bir yolu. Bu teorinin işaret ettiği gibi, negatiflik ve şikayetçi olmak kişide gitgide daha fazlalaşıyor!


Parton, sözlerine şöyle devam ediyor:

"Prensip gayet basittir: Beyninizde "sinaptik yarık" adı verilen, sinapsların bulunduğu boş bir alan vardır. Ne zaman bir düşünceniz olsa, bir sinaps yarık boyunca bir diğer sinapsa bir kimyasal madde ateşler. Bu, düşündüğünüz konuyla alakalı bilgiye enerji taşıyan elektrik sinyalinin geçebildiği bir köprüyü inşa eder. Ne zaman bu elektriksel yük tetiklenecek olsa, sinapslar  elektriksel yükün geçmek zorunda olduğu uzaklığı azaltmak için sıklaşırlar. Beyin kendi devresini fiziksel olarak değiştirerek yeniden tellenir. Bu da, uygun sinapsların kimyasal bağlantıyı paylaşması ve birlikte ateşleme yapmasını daha kolay hale getirir. Özetle, düşüncenin tetiklenmesini daha kolay hale getirir." Daha da fazlası Parton'ın bu aşamadan anladığı, beynin kullandığı elektriksel bağlantıların daha da kısa hale geleceği ve bundan dolayı da beyin kullanımı için onların daha da çok seçileceği fikrini kapsıyor. Bu, insanın kişiliğini nasıl değiştirdiğini gösteriyor.  
Ayna nöronlar çevreden öğrenmemizi sağlar ve empatinin biyo-kimyasal elementidir. Dolayısıyla, eğer bir kişi size gıybet, negatiflik ve duygusallık taşıyorsa bunun sizi biyo-kimyasal olarak etkileyeceğinden emin olabilirsiniz. Bu tür duygusal patlamalar da sizde strese yol açar.


Parton sözlerini şöyle tamamlıyor:

"Eğer hep şikayet edip, realitedeki kendi gücünüzü küçümsüyorsanız, onu değiştirmek için bir güce sahip olmadığınızı düşüneceksiniz! Ve bundan dolayı da o, asla değişmeyecek!"



http://www.sott.net/article/313876-Is-complaining-negatively-altering-your-brain'den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

11 Mart 2016 Cuma

İman Geni: İnsanoğlu, yüksek bir güce iman etmek için mi var?



İnsanoğlu, yüksek bir güce iman etmek için mi var? Bazı bilim adamları buna "iman geninden" dolayı veya insanlar  dua ederken ya da Tanrı'yı düşünürken aydınlanan beyin emarlarından dolayı 'evet' diyor. Fakat bu, ateistlerin iddialarını çürütmek için yeterli olan bir "evet" değil. Çünkü, spiritüaliteyi (maneviyatı) kalp atışı gibi ya da büyüme hormonunun artışı gibi mekaniksel bir fonksiyona getiriyor. Ateistlerin argümanlarına göre eğer Tanrı bir kimyasal reaksiyonsa, bir ilaha iman etmeyi bırakmanın vakti geldi!!! Ya da, onların söylediğine göre  en azından Tanrı'yı yüceltmeyi bırakmalıyız!!! Tanrı, İncil ve diğer kutsal kitaplardaki yüceliliğinden çok uzakta!!!

Bence ateistler bu anlamsız ve basit argümandan yararlanmaya çalışıyorlar. Beyin imajlama ve DNA keşfedilmeden çok önce1896'da ünlü Harvard filozofu ve psikoloğu William James, "İnanma İradesi" adlı bir ders kitabını yayınlamıştı. Kitap, "Aydınlanma" düşüncesini de içeriyordu. James, Tanrı'yı mağlup etmenin değil; bilimin Tanrı'ya yönelmesinin yolunu keşfetmişti! Bu düşüncesinden bir şey paylaşmak istiyorum: James, dini inançlarında kanıt gösteremeseler bile insanların Tanrı'nın var olduğunu söyleme hakkına sahip olduklarını düşünüyordu. Ateistler bu düşünceyle alay ettiler, James'in sırf kendini iyi hissettirdiği için Tanrı hakkında masallar uydurduğunu ve bunu da çocukça bulduklarını söylediler!!!

Tanrı, kendi bilincimizin bir suretidir (vechidir). İlah kavramı insan zihniyle devam eden bir şeydir. Hazreti İsa "Göklerin Krallığını içinizde bulun," dediğinde bu sürekliliğe işaret ediyordu. James'in söylediği bir söz de beni kendisine hayran bıraktı: "Eğer iman ederseniz, görürsünüz". Bu söz, hakikati arayan bugünün insanlarına da hitap ediyor.

İman etmeyen bir kişi için bu, kendi kendini hipnoz etme gibi gelebilir. Materyalistler eski formüle sığınırlar: "Görünce iman edeceğim". Fakat hiç kimse evrendeki "Tanrı'nın" veya "Yüksek Bilincin" veya "Yaratıcı Prensibin" bir kaya veya ağaç gibi gözle görülür elle tutulur olduğunu iddia etmiyor! Yer çekimi de gözle görülür elle tutulur bir şey değildir, fakat insan zekâsı onu araştırmaya başladığı zaman yer çekimi gözle görülür hale gelmiştir.

Dolayısıyla, Tanrı'ya iman etmeyi bırakmanın zamanı olmadığını düşünüyorum. Tam tersine iman, umudun önündedir! Umut çaresiz, zor bir halde, boş veya uydurma bir umut olabilir. Fakat  eğer umudun ötesine imanla geçerseniz, hem gerçek hem de pozitif  olan bir şeyi yapmış olursunuz. "Bir şeye iman ediyorum" diyorsanız, o zaman onu tecelli ettirin. Bir başka deyişle, kendinizi herkesin istediği ilime açın. İman bunun yarı yoludur. O, farkındalığınızı yeni bir olasılığa götürür ve ondan sonra da  Tanrı'yı gerçekten bilip bilmediğinizi keşfedersiniz. Tanrı'nın bilinebileceğini bizlere söyleyen sayısız veli ve bilge kişiye sahibiz. Ve tüm şüpheleriyle ateistler, materyalistler ve kuşkucu kimseler Tanrı'nın var olmadığını kanıtlayamazlar!

Yazan: Deepak Chopra


Çeviren: Esin Tezer