Bilim ve Din

Bilim ve Din

25 Ekim 2016 Salı

Var Olan Sadece ALLAH!



Kuantum Mekanik, birbirimizle nasıl bağlantılı olduğumuzu gözler önüne seriyor...

Hepimiz birbirimizle bağlantılı olduğumuzu biliyoruz. Fakat bu 'bağlantılı olduğumuz fikri'; yalnızca sihirli bir duygu mu, yoksa somut bir gerçek mi? "Kuantum Mekanik" ya da "mikro-dünya" üzerine yapılan bir çalışma, realite hakkında ne düşünüyorsak onun gerçekten öyle olmadığını açıklıyor. İnsanlar dahil olmak üzere hiç bir şey birbirinden ayrı değil iken; insan beynimiz bizleri 'ayrılık fikriyle' kandırıyor!


Ayrılık Algısı

Beyinlerimizin fizyolojisi evreni gerçek haliyle görmemizden alıkoyuyor. Oysa ki, algıladığımız şeyler bizim realitemiz; evrenin realitesi değil!!! 

Kuantum Teori'nin Temelleri 

 

Birini düşünürken ya da birine karşı hissettiğimiz sevginin dayanılmaz hafifliğini hissederken, atom altı boyutunda ne olduğunu anlayabilmemiz için mikro-dünya ve makro-dünya arasındaki bağlantıyı kurmamız gerekiyor. "String Teorisi", evrenimizin küçücük sicim (string) parçacıklar ve dalgalardan meydana geldiğini ileri sürüyor. Bu sicimler; yaşadığımız evrenin yapı taşları, onlar çoklu evrenleri ve o çoklu evrenlerin içindeki 11 boyutu oluşturuyor.

 

 Kuantum Dolanıklığın Ürkütücü Hareketleri

 

1935 yılında Albert Einstein ve çalışma arkadaşları Kuantum Mekanik denklemlerindeki  "Kuantum Dolanıklığı" keşfettiler, onun gerçekten de tuhaf ve garip bir şey olduğuna karar verdiler. Bunu daha sonra Einstein, Poldolsky ve Rosen tarafından ortaya atılan "EPR Paradoksu" (Özçelişkisi) izledi. EPR Paradoksu, Kuantum Dolanıklığın etkilerini açıklamanın tek yolunun evrenin mekansız (nonlokal) olduğunu veya fiziğin gerçek temelinin gizli   olduğunu varsaymak (bu, gizli varyasyonlu teori olarak da bilinir) olduğunu açıkladı.Mekansızlık (Nonlokalite); olaylar uzay-zamanda iletişim kuramasalar bile dolanık objelerde görülen olayların birbiriyle bağlantılı olmasıydı. Uzay-zaman, sınırlayan hız olarak ışık hızında.  

  

Mekansızlık (Nonlokalite), "uzaktan garip hareket" olarak da bilinir (Einstein, bu fenomeni açıklamak için bu meşhur tabiri kullanmıştır). Bunu bir düşünün, iki atom birbirleriyle temas ettikleri zaman bir tür "koşulsuz bağ" oluşturuyorlar.

 

2011 yılında Cenevre Üniversitesi'nden Nicolas Gisin, uzay-zaman alanı ötesinde bir tür iletişime tanıklık eden ilk insanlardan bir tanesiydi. Bir atom iletişim kurmak için sıklıkla hava ya da uzayı aracı gibi kullanır. Kuantum Dolanıklık esnasında ise aracı yoktur, iletişim ânında gerçekleşir. Gisin'in İsviçre'deki çalışması esnasında, insanlar insanlık tarihinde ilk kez foton parçacıklarının kullanımıyla fiziksel olarak Kuantum Dolanıklığa tanıklık edebildiler. 


Birini sevindirdiğinizde, biriyle bir duygusal yakınlığa başladığınızda bir şey meydana gelir: Evrendeki varlığınızı oluşturan yapı taşları olan atomlarınız dolanık hale gelirler:)
Tabii ki pek çok fizikçi size bu dolanıklığı, bir canlıdan bir diğer canlıya olan bu "garip" bağlantıyı hissetmenin olanaksız olduğunu söyleyecektir! Hepimizin birbiriyle bağlantılı olduğuna dair kanıt var ve bu insan olmamız gerçeğinden ziyade evrenin yaradılışıyla alakalı.

Bu bir sihir değil, Kuantum Mekanik sadece!

http://www.learning-mind.com/quantum-mechanics-reveals-how-we-are-all-truly-connected/'dan alıntı yapılarak çevrilmiştir.
Çeviren: Esin Tezer



5 Ekim 2016 Çarşamba

İç Huzurunuz Beyninizde!



Bir beyin bilim adamı, beynin sağ kısmının iç huzuruyla bağlantılı olduğunu keşfetti

Dr. Jill Bolte Taylor, 1996 yılında henüz 37 yaşındayken beyninin sol yarıküresi felç geçiren Harvard eğitimli bir beyin bilim adamı. Yaşadıklarını 2008 yılı TED konferans konuşmasında ve "Bir Beyin Bilim Adamının Kişisel Deneyimi: Beyin Felcimin Öğrettikleri" adlı biyografi kitabında paylaştı. Dr. Taylor, 2008 yılında TIME dergisinin en etkili isimlerinden biri seçildi.
Dr. Taylor, TED konferans konuşmasında ve yazdığı kitabında  felçten etkilenmeyen beyninin sağ yarıküresinin iç huzuruyla bağlantılı olduğunu keşfettiğini açıkladı.  

Beynin Sağ Yarıküresi 

Beynimizin sağ yarıküresi sadece şimdiki zamanla ilgilidir; onda sadece 'tam şurada', 'şu anda' algısı vardır.Enerji formundaki bilgi aynı anda tüm duyu sistemimize akın eder ve sonra da bu ânın neye benzediği, nasıl koktuğu, tat verdiği, ses verdiği ve nasıl hissedildiği bir kolaja dönüşür.
Dr. Taylor, bizlerin sağ beyin yarıkürelerimizle bilincimiz aracılığıyla etrafımızdaki enerji ile bağlantı kuran "enerji varlıkları" olduğumuzu söyledi.

Beynin Sol Yarıküresi

Beynimizin sol yarıküresi çok farklı bir yerdir. Doğrusal ve metotsal olarak düşünür. O, geçmiş ve gelecekle alakalıdır.
Şimdiki ânın kolajını oluşturmak her bir detayı yakalamak için dizayn edilmiştir. Daha sonra o bilgiyi kategorize ve organize eder, geçmişte öğrendiğimiz her şeyle ilişkilendirir ve tüm olasılıklarımızın geleceğine yansıtır.

Beynimizin sol tarafı, lisanla ilgilidir. O, bizi dış dünyaya bağlayan "iç geveze beynimizdir". Eve dönerken çamaşırları yıkamamızı ve muz almamızı hatırlatan hesaplayıcı zekâdır. En önemlisi de beynin sol tarafının "benlik hissiyle" bağlantılı olmasıdır. O bunu bize söyler söylemez her birimiz etrafımızdaki enerjiden ve insanlardan ayrılırız.
Dr.Taylor'ın felç geçirdiği beyin kısmı burasıydı.

Beynimizin sağ yarı küresine nasıl egzersiz  yaptırtabiliriz?

Dr. Taylor, TED.com'daki konuşmasını şunları söyleyerek tamamladı:

“Tam burada, şu anda evrenin yaşam gücü olan sağ yarı küremin bilincine adım atabilirim. TEK'liği yaşayabilirim. Ya da kendimi akıştan, ayrı bir kişi olarak hissettiğim sol yarı küremin bilincine adım atmayı seçebilirim. Sağ yarı kürelerimizin derin iç huzur devresini ne kadar çok seçersek, dünyaya o kadar fazla huzuru yansıtırız ve gezegenimiz de daha huzurlu hale gelir."

Dr. Taylor beyninde sol beyin bölgelerinden daha iyi işleyen sağ beyin bölgelerinin hakimiyetini sağlamaya karar verdi.

Dr. Jill Bolte Taylor; zihinde sabırsızlık, endişe, eleştirme ya da şefkatsizliğin yaşandığı belirli bölgelerden bilinçli olarak kaçınıyor. Bilinci her ne zaman oraya dalsa, şefkatin ve öznel zaman algısının ortaya çıktığı sağ beyin bölgesine  adım atmaya çalışıyor.  

Dr. Taylor; mavi gökyüzünün her zaman sağ yarı kürede olduğunu ve "mavi gökyüzünün sağ yarı küreyi temsil ettiğini söyledi. Sol yarı küre ise beynin gevezeliğini temsil eden "bulutları" temsil ediyor. Onun deyişiyle, mavi gökyüzü her zaman orada olsa bile bulutlar ortaya çıkıp mavi gökyüzünün görüntüsünü kapatmaya çalışıyorlar. Daha sonra beynin gevezeliği devreye giriyor ve dış dünyadaki tüm yaşamlarımızı organize, kategorize ve dramatize ediyor.
Fakat düşünceleri yatıştırdığınız zaman bulutlardan kurtuluyorsunuz, hep orada olan bir şeyi ortaya çıkarıyorsunuz: Bu şey de sağ yarı kürenin varlığı, huzurluluk hali ve her şeyin TEK olduğu, birbiriyle bağlantılı olduğu bilinç. Bu, "mutluluktan uçma" halinin deneyimlenmesi oluyor. 

Dr. Taylor,"beynin gevezeliğini" yapanın küçük bir hücre grubu olduğunu belirtti. O devrenin devreye girip girmemesi ise kendisine bağlı. Ona göre tek yapması gereken şey, o ânda o düşüncelere sahip olup olmayacağına karar vermek. Taylor; bu düşüncelere sahip olmamayı, beyninde o devreyi devreye sokmamayı istiyor. Dr. Taylor; zihnini büyük resme odaklandırıyor, diğer şeyler hakkında düşünüyor ve bulutları oradan uzaklaştırıyor!   

Sağ beyin yarı kürenize daha fazla zaman ayırıp, yaşamınızı en iyi halde yaşayın! 

https://daringtolivefully.com/jill-bolte-taylor'dan alıntı yapılarak çevrilmiştir.
Çeviren: Esin Tezer

21 Eylül 2016 Çarşamba

Oruç, kanseri defediyor!

Güney Kaliforniya Üniversitesi'nde (USC) fareler üzerinde yürütülen yeni bir çalışmaya göre; kemoterapiyle beraber yapılan oruca benzer bir diyet, göğüs kanseri ve cilt kanseri hücrelerini bağışıklık sistemine karşı koruyan koruyucuyu yok ediyor!


Bu çalışma; BMC Cancer'ın üç günlük oruca benzer bir diyetin kemoterapi gören 18 hasta üzerinde "güvenli ve uygulanabilir" olduğunu kanıtlayan araştırmayı yayınlamasından sonra, 11 Temmuz'da Cancer Cell dergisinde yayınlandı.

Her iki çalışma da oruca benzer diyetlerin kilo kaybetme ve yaşlanma karşıtı gibi pek çok sağlığa yararlı özelliğini keşfeden USC Leonard Davis Jerontoloji (Yaşlılık Bilimi) Okulu'nun Profesörü ve Yöneticisi olan Valter Longo tarafından yürütüldü. Kliniksel çalışmaya USC'nin Keck Tıp Okulu'ndaki Norris Genel Kanser Merkezi'nin onkoloğu (kanser bilimcisi) olan David Quinn eşlik etti.

Longo, “Cilt kanseri ve meme kanseri üzerine yapılan fareler üzerindeki çalışma, orucu taklit eden bir diyetin bağışıklık sistemini aktif hale getirdiğini ve kanser hücrelerini bağışıklık sisteminin etkisine maruz bıraktığını kanıtlayan bir araştırmaydı. Bu, kanser hücrelerini bağışıklık hücrelerine karşı zayıf hale düşürmenin ve kanseri de kemoterapiden etkilenir hale getirmenin masrafsız yolu" dedi.

İki çalışmanın bulguları, kısa-devre orucun kanser hücrelerini öldürdüğünü ve kemo ilaç terapilerine karşı kanseri yenmesi için yardım ettiğini kanıtlayan daha önceki bir araştırmaya dayanıyor. Önceki çalışma da düşük kalorili, orucu taklit eden bir diyetin multipl sklerosis hastalığını kötü hücreleri öldürerek yavaşlattığını ve yeni sağlıklı hücreleri oluşturduğunu kanıtlamıştı. 

Bu en son fareler üzerinde yapılan çalışmanın sonuçları gerçekten de etkileyici, çünkü kemoterapinin yan etkileri bağışıklık sistemini baskılayıcı tedavidir (immunosüpresyondur). Araştırmacılar orucu taklit eden bir diyetin  kemoterapi ilaçlarıyla beraber uygulandığında T hücreler, B hücreler ve tümörlerin içine sızan "doğal öldürücü" hücreler gibi bağışıklık sistemi hücrelerini oluşturan kemik iliği hücrelerinin seviyesini arttırdığını keşfettiler.
   
Aldatıcı T hücreleri

Bilim adamları fareler üzerinde yapılan çalışmada diyetin bir başka kayda değer etkisini daha gördüler: Kanser hücrelerini koruyan "düzenleyici T" hücreleri defedilmişlerdi! Bilim adamları bu etkinin zayıflamış bir enzime, düzenleyici T hücrelerinin mitokondrisinin içindeki HO-1'e bağlıyorlar.

Daha önceki araştırma, HO-1 seviyelerinin tümörlerde yükseldiğini ve pek çok kanser türüyle bağlantılı olduğuna işaret ediyor.

Longo, “Bu mekanizma daha çok T hücreleri uzaklaştırmak için olan bir mekanizma olsa da; bazı durumlarda HO-1 bağışıklık sistemini kötü hücrelerin öldürülmemesi düşüncesine inandırır. Longo, HO-1'i kaldırarak bu düzenleyici T hücrelerini de kanserli bölgeden uzaklaştırmış oluruz" şeklinde konuştu.  

Araştırmacılar diyetin göğüs kanseri üzerindeki etkilerini incelerken fareleri 4 günlük düşük kalorili orucu taklit eden diyete soktular. Bu kısa-süreli "açlıktan kıvranma diyetinin" kemo ilaçlar doksurubisin ve siklofosfamitle vücuda sadece iki günlük su sağladığını keşfettiler. İlaçlarla birlikte yapılan her iki diyet de sağlıklı, normal hücreleri korurken; tümör oluşumunu yavaşlattı. Bilim adamları benzer etkileri melanom (deri kanseri türü) üzerinde de keşfettiler.
Bilim adamları, oruca benzer diyetin doksurubisin kemo ilacıyla olan üç devresinin beyaz kan hücrelerindeki kanserle savaşma seviyesini yüzde 33 arttırdığını ve kemik iliğindeki öncül hücrelerin sayısını ikiye katladığını da keşfettiler. Kanseri öldüren hücreler de tümörlere saldırma ve onları küçültmede daha etkiliydiler.

Bilim adamları, kısa-süreli aç kalmanın (2 günlük, sadece su içilen bir diyet) ve fareler üzerinde yapılan düşük kalorili oruca benzer diyetin düzenleyici T hücrelerindeki HO-1 geninin dışavurumunu azalttığını keşfettiler.

Doğal mekanizma mı?

Longo, bağışıklık sistemindeki diyeti hatırlatan tepkinin bizi hastalıktan koruyan zaman içinde evrimleşmiş bir mekanizma olup olmadığından emin olmadıklarını söyledi. Longo sözlerine şöyle devam etti: "Belki de çok fazla yemek yiyerek vücudun kanser hücrelerini öldürmesine izin veren doğal koruyucu sistemlerden yararlanmıyoruz. Fakat orucu taklit eden bir diyetle, vücudun gelişmiş mekanizmaları tanımasına izin veriyorsunuz ve iyi hücreleri değil; kötü hücreleri doğal şekilde yok ettiriyorsunuz."

Deneme araştırmanın sonuçları, kemoterapiyle beraber yapılan sadece suyun içildiği orucun bile insanlar için güvenli olduğunu ispatladı. Araştırma ekibi ayrıca 72 saat tutulan orucun 24 saat tutulan oruçtan daha az yan etkilere sahip olduğunu keşfetti. Bu da, doktor tarafından izlenen oruca benzer bir diyetin kanser türlerinin pek çoğunda bağışıklığı arttırıcı tedavisinin (immünoterapisinin) etkili olduğu olasılığını arttırıyor.

http://gero.usc.edu/2016/07/11/fasting-like-diet-turns-the-immune-system-against-cancer'dan alıntı yapılarak çevrilmiştir.
Çeviren: Esin Tezer

6 Eylül 2016 Salı

Dopamin, mutluluk hormonundan çok daha fazlası!



Dopamin, 'haberci kimyasal madde' veya nöronlar arasındaki sinyalleri ileten nörotransmitter (sinir taşıyıcısı) olarak adlandırılır. Zihinsel ve duygusal tepkileri denetlemekle kalmaz, motor reaksiyonları da denetler. Dopamin,"mutluluk hormonu" olarak bilinmektedir. Mutlu olmamızdan sorumludur. Spor yaparken yaşadığımız adrenalin hızı bile aynı yapıya dayanır. Adrenalin, Dopamin'in yakın akrabasıdır. Çok az veya çok fazla Dopamin salgılandığında ciddi sağlık problemleri ortaya çıkabilir. Eğer çok az Dopamin molekülü salgılanırsa Parkinson hastalığı oluşur; Dopamin aşırı salgılandığında ise delilik (mani), halüsinasyonlar görme ve şizofreniye yol açar.

Gelecek hafta Viyana Üniversitesi kampüsü ve Med Uni Viyana Beyin Araştırma Merkezi'nde düzenlenecek Dopamin 2016 konferansında konuşmacı olan Med Uni Viyana Farmakoloji Enstitüsü'nden Harald Sitte, "Dopamin salgılanması insanların bağımlı hale gelmesinden de sorumludur, gitgide daha fazla zevk alırlar böylelikle de Dopamin seviyeleri durmadan artar. Dopamin, insanların zevk verici şeylerden haz almasının nedenidir" diye konuştu.     

Dopamin konferansını Harald Sitte ile birlikte organize eden Med Uni Viyana Psikiyatri ve Psikoterapi Departmanı'ndan Matthäus Willeit'e göre, "Aşırı Dopamin'in yanlış zamanda salgılanması önemsiz halde olan şeylerin hoş görülemez hale gelmesine neden olur. Hatta bu durum delilik, halüsinasyonlar görme ve şizofreniye bile yol açabilir". Bu aşırı salgılanmanın nasıl meydana geldiği hâlâ tam olarak bilinmiyor ve Med Uni Viyana'da bunun için özel bir araştırma yürütülüyor. 

Med Uni Viyana Beyin Araştırma Merkezi'ndeki Oleh Hornykiewicz, Parkinson hastalığının nedenlerinden bir tanesini açıkladı: Birçok ödül kazanmış bilim adamı tarafından yürütülen çalışma grubu beynin belirli bölgelerindeki Dopamin azlığını keşfetti ve bunu 'hastalığın tetikleyicisi' olarak belirledi. Sitte ayrıca Hornykiewicz'in birinin en yüksek Dopamin seviyesine sahip olamayacağını kanıtladığını, bu nedenle bir tür "öncü Dopamin prekursörü (yükleyici)", Levodopa'yı (L-Dopa) geliştirdiğini açıkladı.Bu, Serebral Bazal hücrelerdeki Dopamin yoğunluğunu arttırmaya yarayacak.

https://www.sciencedaily.com/releases/2016/08/160831085320.htm
Çeviren: Esin Tezer

25 Ağustos 2016 Perşembe

SAVAŞ BEYNİNİZİ ETKİLİYOR



Çocuğa kötü muamelede bulunulmasını görmek, tecavüz ve cinsel tacize uğramak, acımasızca saldırıya uğramak, savaşta olmak, şiddete tanıklık etmek, katliamı ve yakın mesafelerdeki ölümleri görmek, ölüme yakın deneyimleri yaşamak... Bunların hepsi de olağanüstü travmatik olaylar ve bu olayların  bazı kurbanları da bu izleri tüm yaşamları boyunca taşıyorlar!

Fiziksel yaralar kapanıyor fakat bazı duygusal yaralar bu insanların yaşamlarını altüst ediyor. İnsanlarla yakınlaşmaktan ve yeni ilişkiler kurmaktan korkuyorlar. Değişim onları dehşete düşürüyor ve ihtiyaçlarını ifade etmekte veya yaratıcı potansiyellerini açığa çıkarmakta güçlük çekiyorlar. Bu her zaman apaçık gözükmeyebilir fakat Post-Travmatik Stres Bozukluğu (PTSB), kurbanlarının yaşam gücünü azaltıyor. Onlara "olayların etkisinden kurtul" demek faydasız çünkü PTSB rahatsızlığı beynin temel yapısını ve fonksiyonlarını değiştiriyor. 

PTSB rahatsızlığı bulunan insanların beyinlerinde neler meydana geliyor?
PTSB, acı verici ve ürkütücü bir rahatsızlıktır. Olayların hatıraları gitmek bilmez ve kurbanlar çoğunlukla "canlı bir anımsama"ya sahiplerdir. Korkmuş ve travma geçirmiş bir halde, neredeyse her zaman sinirlidirler ve en ufak bir olayda koruyucu kalkanlarına sığınırlar. Kurbanlar genellikle kendilerine acı dolu deneyimleri hatırlatan insanlardan, objelerden ve durumlardan kaçarlar. Bu davranış onları güçten düşürür ve yaşamlarını anlamlı bir şekilde yaşamalarına engel olur. Gerçeği kabullenip, bu duruma razı olmadıkları için de "parçalanmış ruhlara" dönüşürler. 

PTSB rahatsızlığına sahip hastalar üzerinde yoğun olarak yapılmış nöro-imajlama çalışmaları, beynin bazı bölgelerinin sağlıklı hastalardan yapısal ve fonksiyonel olarak daha farklı olduğunu göstermiştir. Amigdala, Hipokampus ve  Alt Orta Prefrontal Korteks PTSB'nin tipik semptomlarını tetiklemede rol oynar. Beynin bu bölgeleri insanlardaki strese tepki verme mekanizmasını etkiler, dolayısıyla PTSB'li hastalar strese olaylardan uzun zaman sonra bile bu travmayı yaşamamış insanlardan daha farklı tepki gösterirler.

Travmanın Hipokampus üzerindeki etkisi
Travmanın en önemli nörolojik etkisi Hipokampus üzerinde görülmüştür. Posttravmatik Stres Bozukluğu'na sahip olan hastalarda Hipokampus'un hacminde önemli miktarda bir azalma görülmüştür. Beynin bu bölgesi hafıza fonksiyonlarından sorumludur. Kişinin yeni hatıraları kaydetmesine ve onları daha sonra bazı konuya  ilişkin çevresel uyarıcıyla geri kazanmasına yardımcı olur. Hipokampus ayrıca geçmiş ve şimdiki hatıraları ayırmamıza  yardımcı olur.

Cinsel saldırıya uğramış olan kurban park yerlerine dehşetle bakmaktadır çünkü daha önce orada tecavüze uğramıştır. Savaş gazisi hâlâ daha şiddet içeren filmleri izleyemez çünkü onlar ona siperdeki günlerini hatırlatır; Hipokampus'u, geçmiş hatıraların etkileşimini azaltamaz.  

Travmanın Alt Orta Prefrontal Korteks üzerindeki etkisi
Şiddetli duygusal travma, Amigdala tarafından tetiklenen duygusal tepkilerden sorumlu olan beynin Alt Orta Prefrontal Korteks bölgesinde kalıcı değişimlere neden olur. Bu bölge, belirli bir uyarıyla yüzleştiği zaman korku gibi negatif duyguların işleyişini düzenler. PTSB'li hastalarda Alt Orta Prefrontal Korteks'in hacminde ve bu bölgenin işlevselliğinde göze çarpan bir azalma görülmüştür. 

Travmanın Amigdala üzerindeki etkisi
Travmanın Amigdala'daki aktiviteyi arttırdığı gözükmektedir. Beynin bu bölgesi duyguları yönlendirmemize yardım eder ve korku tepkileriyle bağlantılıdır. PTSB'li hastaların travmatik deneyimleriyle bağlantılı uyarıya tepki olarak Amigdala'larında hiperaktivite meydana gelir.   
Hipokampus, Alt Orta Prefrontal Korteks ve Amigdala stresin nöral devresini tamamlarlar. Hipokampus, çevresel uyarıcıya uygun tepkileri verir böylelikle Amigdala stres moduna geçmez. Alt Orta Prefrontal Korteks, Amigdala'nın fonksiyonlarını kontrol altına alarak duygusal tepkileri ayarlar. Amigdala'nın hiperaktivitesi PTSB semptomlarının şiddetiyle  bağlantılıdır. 

Araştırmacılar, PTSB'nin yol açtığı beyin değişimlerinin kişinin diğer psikotik ve ruh hali hastalıklarına yakalanmasını arttıracağına inanıyorlar. PTSB rahatsızlığının beyin kimyasını nasıl değiştirdiğini anlamak; kurbanların durumlarına anlayış göstermek, onların hayatı dolu dolu yaşamalarına ve gerçek potansiyellerini ortaya koymalarına olanak tanıyacak tedavi metodlarını geliştirmektir.

Fakat bilim adamları bu ümitsiz bulguların tam ortasında, PTSB'li hastalar ve onların sevdikleri için ümit besliyorlar. Onlara göre, PTSB'nin fizyopatolojisini derinlemesine araştırmakla hastalık iyileştirilebilir. İnsan beyni yeniden yapılandırılabilir. Aslına bakılırsa, ilaçlar ve davranışsal terapilerin PTSB hastalarının beyinlerindeki hacmi arttırdığı gösterilmiştir. Beyin ince ayarlanmış bir enstrümandır. O hassas bir organdır fakat onun iyileşmek için inanılmaz bir kapasiteye sahip olduğunu bilmek de cesaret vericidir.

http://brainblogger.com/2015/01/24/how-does-post-traumatic-stress-disorder-change-the-brain/'den alıntı yapılarak çevrilmiştir.
Çeviren: Esin Tezer