Bilim ve Din

Bilim ve Din

14 Şubat 2021 Pazar

Nörobilimciler Olayların Zamanlamasını Kodlayan Beyin Devresini Tespit Ettiler

 

Keşifler, Hipokampal devrenin hatıraların zaman akışını devam ettirmemize yardımcı olduğunu ileri sürüyor.

Yeni bir olayı deneyimlediğimizde, beynimiz sadece o hatıranın ne olduğunu değil; olayın zaman ve yeri de dâhil olmak üzere içeriğini de kaydeder. ABD, MassachusettsTeknoloji Enstitüsü’nde (MIT’de) yapılan yeni bir araştırma, hatıranın zamanlamasının beyindeki Hipokampus’de nasıl kodlandığına ışık tutuyor, zaman ve mekânın beynimizde ayrı olarak kodlandığını ileri sürüyor!

Fareler üzerindeki çalışmalarda araştırmacılar, onlar labirentin içindeyken ne zaman sol veya sağa döneceklerinin bilgisini depolayan bir Hipokampal devreyi tespit ettiler. Bu devre, bloke olduğunda fareler bir sonraki adımlarında nereye dönmeleri gerektiğini hatırlayamadılar. Fakat o devrenin bozulmasına yol açmak, nerede olduklarına dair olan hatıraya zarar vermedi. Araştırmacılar böylelikle sonuçların, yeni hatıraları oluşturmaya başladığımızda beyindeki farklı popülasyondaki nöronların zaman ve mekân bilgisini kodladığını iddia ettiğini söylüyorlar.

MIT Picower Öğrenme ve Hafıza Enstitüsü’nde araştırmacı bilim adamı ve çalışmanın öncü yazarı olan Chris MacDonald,  “Yeni bir görüş var, o da “Mekân Hücreleri” ve “Zaman Hücreleri” nin bilgiyi Hipokampus’a haritalandırarak hatıraları organize ettikleri görüşü” şeklinde konuştu. Picower Enstitüsü’ndeki RIKEN-MIT Nöral Devre Genetiği Laboratuarı’nda Biyoloji ve Nörobilim Profesörü ve çalışmanın kıdemli yazarı olan Susumu Tonegawa, bu hafta Ulusal Bilimler Akademisi konferansına katıldı.  

Zaman ve Mekân

50 yıl kadar önce bilim adamları beynin Hipokampus bölgesinin belirli mekânların hatıralarını kodlayan nöronları içerdiğini keşfettiler. “Mekân Hücreleri” olarak bilinen bu hücreler, belirli bir hatıranın içeriğinin parçası haline gelen bilgiyi depoluyorlar. Hatıranın ciddi içeriği ise zamanlama. 2011 yılında MacDonald ve Boston Üniversitesi’nde Psikoloji ve Beyin Bilimleri Profesörü olan merhum Howard Eichenbaum, Hipokampus’un “CA1” olarak adlandırılan kısmında zaman kaydını tutan hücreleri keşfettiler.

Araştırmacılar, yaptıkları yeni araştırmada ise beynin diğer hangi bölgelerinin “CA1” zamanlama bilgisini besleyebileceğini araştırmak istediler. Yakın zamanda yapılan bazı araştırmalar “CA2” olarak adlandırılan, Hipokampus’un yakınındaki kısmın zamanın kaydını tuttuğunu ileri sürüyor. “CA2”, Hipokampus’un üzerinde çok fazla çalışılmamış olan küçük bir bölgesi fakat “CA1” bölgesiyle güçlü bağlantılara sahip olduğu görüldü.

Araştırmacılar,“CA2” ve “CA1” arasındaki bağlantılar üzerinde yaptıkları çalışmada “CA2” bölgesindeki nöronların aktivitelerini kontrol etmek için ışık kullanabilecekleri “tasarlanmış fare modelini” kullandılar. Fareleri labirentin içinde koşarken sırayla sola ve sağa dönerlerse ödül kazanacakları sekiz rakamı-labirentin içinde koşmaları için eğittiler. Fareler her bir deneme arasında 10 saniye kadar koşu bandında koştular ve bu zaman zarfında daha önceki denemelerinde hangi yöne döndüklerini hatırlamak zorundaydılar. Böylelikle, bir sonraki denemelerinde ters yöne dönebileceklerdi. Fareler koşu bandının üzerindeyken araştırmacılar “CA2” aktivitesini durdurdular. Bunun sonucunda da farelerin bir şey yapamadıklarını, daha önceki denemede ne yöne döndüklerini artık hatırlamadıklarını keşfettiler. MacDonald sözlerine şöyle devam etti: “ Hayvanlar normal bir şekilde görevlerini yerine getirdiklerinde “CA1”de bu geçici kodlama evresini işaretleyen hücreler dizisi var. “CA2”yi engellediğinizde (inhibe ettiğinizde) ise “CA1”in geçici kodlaması daha az hassas hale geliyor ve zamanı birbirine karıştırmaya başlıyor. Kısacası istikrarsız hale geliyor, onlarla bağlantı kuruyor ve görevi yerine getirmede başarısız oluyor.”         

Hafıza Devreleri

Araştırmacılar, fareler labirentte koşarlarken  “CA2” nöronlarını uyarmak için ışık kullandıklarında farelerin nerede olduklarını hatırlamalarını sağlayan “CA1” Mekân Hücreleri’nin az bir etkiye sahip olduğunu keşfettiler. MacDonald, sözlerini şöyle tamamladı: “Sonuçlar, mekânsal ve zamanlama bilgisinin tercihen Hipokampus’un farklı kısımlarında kodlandığını ileri sürüyor. Hafızamızda depoladığımız bilgi, çok farklı zaman dilimlerindeki olayların sıralı düzenini muhafaza ediyor ve bunu nasıl yapabildiğimizi de gerçekten çok merak ediyorum!”    

MIT nörobilim adamları, Hipokampus’un “CA2” bölgesindeki “Piramit Hücreler”in kritik zamanlama bilgisini depoladığını da keşfettiler!

Çeviren: Esin Tezer

https://www.lifescience.net/news/3618/neuroscientists-identify-brain-circuit-that-encode/’dan alıntı yapılarak çevrilmiştir.


31 Ocak 2021 Pazar

Beyinlerimiz Bizim Ve Diğer İnsanların İzini Nasıl Sürüyor?

 

Yeni yapılan bir araştırma, beyinlerimizin birbirleriyle düşündüğümüzden daha fazla uyum içinde olduğunu kanıtlıyor…

 

Nature adlı bilim dergisinde 23 Aralık 2020’de yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, beyinlerimiz diğer insanların bizimle nasıl bir ilişki halinde olduğunu işaretlemek için “ortak bir kod” üretiyor. 

Araştırmanın kıdemli yazarı ABD, Kaliforniya Eyaleti’ndeki UCLA’da (Kaliforniya Üniversitesi) The Ruth ve Raymond Stotter Chair Nörocerrahi Bölümü’nde, Jane ve Terry Semel Nörobilim ve İnsan Davranışı Enstitüsü’nde çalışan ve David Geffen Tıp Okulu Nörocerrahi ve Psikiyatri Bölümü’nde Yardımcı Profesör olan Nanthia Suthana; “Beynimizin bir alanın yönünü belirlemede önce kendi kendimize ve daha sonra da diğer insanlarla olan reaksiyonu hakkında araştırmalarda bulunduk. Araştırmamızın sonuçları, beyinlerimizin kendimizi bir başkasının yerine koymamız için “evrensel imzayı” oluşturduğuna işaret ediyor” şeklinde konuştu. Suthana’nın laboratuar çalışmaları, beynin nasıl biçimlendiğini ve hatıraları nasıl anımsadığını da kapsıyor.

Suthana ve çalışma arkadaşları, hastalık nöbetlerini kontrol altına almak için beyinlerine elektrotlar yerleştirilmiş olan epilepsi hastalarını gözlemlediler. Elektrotlar, araç takip cihazı GPS aygıtına çok benzer bir şekilde beynin hafızayla ilişkili merkezi Orta Temporal Lob’a (Medial Temporal Lob) yerleştirilmişti ve navigasyonu düzenlemekteydi.

Suthana’nın araştırma laboratuarı, Ulusal Sağlık Enstitüsü Beyin Girişimi projesinin sağladığı 3,3 milyon $’lık ödülden faydalanarak beyin elektrotlarına kablosuz bir biçimde bağlanan bilgisayarı içeren özel bir sırt çantasını icat etti. Bu icat, Suthana’nın araştırma denekleri üzerinde özgürce çalışmasını sağladı. Suthana, denekler beyin tarama veya kayıt cihazına takılı olmadan onları gözlemleyebiliyordu.

Bu deneyde, her bir hasta sırt çantasını sırtına taktı ve boş bir odayı inceledi. Hastalardan odada gizli bir yer bulmaları ve gelecekteki araştırmalarında orayı hatırlamaları istendi. Onlar yürüdükçe sırt çantası eş zamanlı olarak onların beyin dalgalarını, göz hareketlerini ve yollarını kaydetti.

Katılımcılar odayı keşfettikçe, beyin dalgaları kendine özgü bir modelle aktı. Bu da, her bir kişinin beyninin duvarları ve diğer sınırları farklı bir şekilde planladığını ispatladı. İlginç bir biçimde; hastaların beyin dalgaları da, onlar odanın bir köşesine oturup bir başkasını onların gizli yerlerine doğru ilerlerken izlediklerinde benzer akışı gösterdi. Bulgular, beyinlerimizin ortak paylaşılan çevrede bizim ve diğer insanların izini sürerken aynı modeli ürettiğine işaret ediyor!   

Bu Araştırma Neden Bu Kadar Önemli?

UCLA’nın Henry Samueli Mühendislik Okulu Uygulamalı Bilimler ve Biyomühendislik Bölümü’nün de Yardımcı Profesörü olan Suthana sözlerini şöyle tamamladı: “Her gün uyguladığımız aktiviteler aynı yerde diğer insanların arasında sık sık yön belirlememizi gerektiriyor. Kendinizin kalabalık olan park yerinde park yeri ararken veya dans alanında birine çarpmamak için en kısa havaalanı güvenlik sırasını seçtiğini düşünün.”

UCLA ekibinin bir başka keşfi de, beyinlerimizin bir yeri nasıl planladığını dikkatimizi verdiğimiz şeyin etkileyebileceği oldu. Örneğin, hastaların beyin dalgaları gizli yeri araştırırken veya bir diğer kişiyi o yere doğru ilerlerken gördüklerinde odayı keşfettikleri zamandakinden daha güçlü aktı. 

Suthana’nın laboratuarında çalışan araştırmanın tezinin ilk yazarı, doktora sonrası bilim insanı Matthias Stangl şunları söyledi: "Araştırma sonuçları, belirli zihin hallerinde bu beyin dalgaları modellerinin bizlere sınırları fark ettirebileceği görüşünü destekliyor. Bu durum, insanlar bir hedefi gerçekleştirmek istediklerinde de geçerli."

Laboratuar dışında da dâhil olmak üzere gelecekte yapılacak olan çalışmalar, insanların beyin modellerinin daha karmaşık sosyal durumlarda nasıl reaksiyon gösterdiğini de araştıracak. UCLA ekibi, beyin ve beyin hastalıklarıyla ilgili keşiflerin hızlanması için araştırmada kullanılan sırt çantasını diğer araştırmacıların kullanımına sundu.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2020/12/201223125757.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

 


20 Ocak 2021 Çarşamba

Bizi “İnsan” Yapan Beynimizdeki DNA Bölgeleri

 

İnsan ve şempanzenin protein-kodlama genomları sadece %1 farklılıkla hayret verici bir şekilde birbirine benziyor… Bizi “İnsan” yapan biyolojik özellikleri anlamak şaşırtıcı bir durum ve son zamanlardaki araştırmanın sıkça tartışılan kısmını oluşturuyor.  İsviçre Biyoinformatik Enstitüsü’ndeki (SIB) ve Lozan Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, yeni bir yaklaşımla ilk kez beyindeki genlerin düzenlenme şekline göre uyarlanabilir insana-özgü değişimlerinin yerini tam olarak tespit ettiler. Bu sonuçlar; insan evriminin üzerinde çalışmada, gelişimsel biyoloji ve nörobilimde yeni perspektifleri sunabilir. Araştırmanın tezi Science Advances adlı dergide yayınlandı.  

Gen İfadesi, Gen Dizilimi Değil!

Araştırmacılar, insanı kuyruksuz maymun akrabalarından neyin farklı kıldığını açıklamak için uzun zamandır anahtar rolün DNA diziliminden değil, genlerin düzenlenmesinden (ne zaman ve nasıl şiddetle gen ifade ediliyor) kaynaklandığını iddia ediyorlardı. “Gen Karartıcı (Gene Dimmer)” olarak hareket eden düzenleyici elementlerin ve pozitif (olumlu) seçilen genlerin tam olarak yerini tespit etmek,  araştırmacıları bozguna uğratan bir meydan okumaydı!    

SIB’nin Grup Lideri ve tezin yardımcı yazarı Marc Robinson-Rechavi şöyle dedi: "Bu gibi baştan çıkaran sorulara yanıt verebilmek için, bir kişinin “Pozitif Seçim” olarak adlandırılan genomdaki kısımları tanımlaması gerekiyor. Yanıt, evrimsel soruları irdelemeye ve bilhassa genlerin nasıl fonksiyon gösterdiğini mekanik bir biçimde anlatan biyomedikal araştırmamıza yardımcı olabilir."

İnsan Beynindeki Düzenleme Elementlerinin Büyük Bir Miktarı Pozitif Seçildi

SIB’deki ve Lozan Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, insan evrimi yoluyla seçilen büyük miktardaki gen düzenleyici bölgeleri belirleyen yeni bir metodu geliştirdiler. Doktora sonrası araştırmacısı ve araştırmanın tezinin başyazarı olan Jialin Liu şunları söyledi: "İlk kez insan beyninin mide veya kalbe nazaran daha yüksek seviyede pozitif seçimi deneyimlediğini kanıtladık. Bu heyecan verici, çünkü artık bilişsel yeteneklere katkıda bulunan genomik bölgeleri tanımlayabiliyoruz!"

Robinson-Rechavi ise Liu’nun sözlerini şöyle tamamladı: “Bunu doğrulamak için de iki araştırmacı yapay zekâyla öğrenme modellerini deneysel veriyle birleştirdi, gen düzenlenmesinde farklı dokulardaki düzenlenme dizilimleriyle proteinlerin ne kadar güçlü bir biçimde ilişkili olduğunu deneyle ispatladı. Daha sonra da araştırmacılar bizlere insan, şempanze ve goril arasındaki evrimsel karşılaştırmaları gösterdi. Şimdi insan beynindeki gen ifadesini kontrol eden pozitif seçilmiş bölgeleri biliyoruz. Ve kontrol eden genler hakkında ne kadar çok şey öğrenirsek, bilişim ve evrim hakkındaki anlayışımız da o kadar fazlalaşır ve kavrama gücümüz artar.”

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2020/12/201216085039.htm’den  alıntı yapılarak çevrilmiştir.


6 Aralık 2020 Pazar

Beynimizdeki Hatıralar “Parmak İzleri” mizi Oluşturuyor

 

İnsan beyninin engin mimarisi ve yapısı her ne kadar evrensel olsa da; yeni yapılan bir araştırma, insan beyinleri arasında nasıl farklılıklar olduğunu gözler önüne seriyor… Araştırma; insanların yeniden zihinlerinde canlandırdıkları sıradan senaryoların onların beyin aktivitelerinde nasıl gözlemlenebileceğini ve miktarını  gösteriyor. Bu kendine özgü nörolojik işaretler, Alzheimer hastalığı gibi hastalıkları anlamada, onların üzerinde çalışmada ve tedavi etmede kullanılabilir.  

Feng (Vankee) Lin, Ph.D., R.N.; "İnsanlar aynı türden olayları hayal ettiklerinde, her kişi onu farklı hayal eder çünkü herkesin farklı deneyimleri vardır. Araştırmamız; günlük yaşama ait karmaşık bilginin şifresini çözebildiğimizi ve her kişinin hatırladığı deneyime özgün olan nöral “parmak izlerini” tanımlayabildiğimizi ispat edebilmek” şeklinde konuştu. Dr. Lin; ABD, New York’taki Rochester Üniversitesi Nörobilim Enstitüsü’nde doçent doktor ve Nature Communications dergisinde yayınlanan çalışmanın tezinin de yardımcı yazarı.

Çalışmada araştırmacılar 26 katılımcıdan araba kullanma, düğüne katılma ve dışarıda restoranda yemek yeme gibi sıradan senaryoları hatırlamalarını istediler. Senaryolar kapsamlıydı, böylelikle her katılımcı onu farklı bir şekilde yeniden zihninde canlandırıyordu. Örneğin araştırmacılar gönüllülerden dans etmeyle ilgili bir olayı canlı bir biçimde hatırlamalarını ve tasvir etmelerini istediklerinde, bir kişi dans resitaline katılan kızını izlediğini hatırlarken bir diğeri ise kendini Bar Mitzva (Yahudi dinine göre on üç yaşını dolduran her erkek çocuk dinin gereklerini yerine getirecek olgunluğa erişmiştir) töreninde dans ederken hatırladı.

Katılımcının sözlü tanımlamaları, sözlerin anlamını tahmin eden ve tanımlamanın içeriğinin sayısal tasarımını oluşturan bilgisayımsal (computational) sözel model tarafından eşlendi. Deneklerden hatırladıkları deneyimle ilgili görüşlerini sınıflandırmaları istendi. Örneğin; o deneyim ses, renk, hareket ve farklı duygularla ne kadar ilgiliydi?

Çalışmanın denekleri daha sonra fonksiyonel MR (fMRI)  makinesine bağlandı ve onlardan deneyimi yeniden hayal etmeleri istendi. Araştırmacılar da beynin hangi bölgelerinin aktif hale geldiğini ölçtüler. Fonksiyonel MR verisi ve deneğin sözlü tanımlamaları ve sınıflandırmalarını kullanarak, araştırmacılar kişinin o deneyimle ilişkili beyin aktivite modellerini ayırabildiler.  Örneğin, eğer katılımcı senaryoda kırmızı ışıkta araba kullanmayı hayal ettiyse beyninin hareket ve renkle ilişkili olan o bölgeleri aktif hale geldi. Araştırmacılar, bu veriden yola çıkarak her katılımcının beyninin fonksiyonel modelini onların nörolojik aktivitelerinin özgün işaretini, imzasını (signature) kullanarak oluşturdu. 

Araştırmanın yazarları, bu çalışmanın beynimizin nasıl bir ağla bağlı olduğunu daha iyi anlamamızı sağladığını belirtiyorlar. Araştırmacılar buna ilaveten, belirledikleri birçok anahtar bölgenin bizler yaşlandıkça fonksiyonunun azaldığına ve Alzheimer gibi dejeneratif hastalıklara eğilimli olduğuna işaret ediyorlar. Bulgular; bunama (demans), şizofreni ve depresyon gibi düzensiz hafıza kayıplarıyla ilişkili hastalıkları teşhis etmede ve onların üzerinde çalışmada yardımcı olabilir. Bunların sonucunda da, kişiye özel tedaviler geliştirilebilir ve hangi terapilerin daha etkili olabileceği tahmin edilebilir.

https://www.sciencedaily.com/releases/2020/11/201120132624.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 


6 Kasım 2020 Cuma

İnsan Beyni Kelimeleri Anlamak İçin Doğuştan Özel Bağlantılara Sahiptir

 

Yeni yapılan bir araştırma; insanların daha doğuştan kelimeleri ve harfleri anlamalarını, okumalarını kolaylaştıran bağlantılara sahip bir beyin bölgesiyle dünyaya geldiğini ileri sürüyor…

Araştırmacılar, beynin “Görsel Kelime Oluşturma Alanı (VWFA)” diye adlandırılan bölgesinin beynin lisan ağıyla bağlantılı olduğunu keşfettiler. Yeni doğmuş bebeklerin hayret verici beyin taramaları bunu ispatladı!

Ohio Eyalet Üniversitesi’ndeki Psikoloji Departmanı’nda öğretim üyesi olan ve bu tezin başyazarı Zeynep Saygın şunları söyledi: "Bu durum daha hiçbir lisan bilmeden dahi görsel kelimeleri öğrenmedeki hassasiyeti oluşturuyor.”

Görsel Kelime Oluşturma Alanı, beynin sadece kişilerin okuryazar olması için özelleşmiş bir bölgesidir. Bazı araştırmacılar Görsel Kelime Oluşturma Alanı’nın yüzleri, olayları veya diğer objeleri görmeye hassas olan görsel korteksin diğer kısımlarından farklı olmadığını ve çocuklar okumayı veya lisanı öğrendikçe kelimeler ve harflere karşı seçici olduğunu ileri sürüyorlar. Saygın, sözlerine şöyle devam etti: "Bunun doğru olmadığını keşfettik. Görsel Kelime Oluşturma Alanı’nın doğuştan beynin lisan ağına diğer beyin bölgelerinden daha fonksiyonel olarak bağlantılı olduğunu bulduk. Bu, hayret verici bir buluş!”

Ohio Eyalet Üniversitesi Kronik Beyin Hasar Programı’nın fakülte üyesi olan Saygın, bu çalışmayı Ohio Eyalet Üniversitesi Psikoloji Departmanı’nda olan ihtisas öğrencileri Jin Li, Heather Hansen ve öğretim üyesi David Osher’la birlikte yaptı. Çalışmanın sonuçları bugün Scientific Reports adlı dergide yayınlandı.

Araştırmacılar; Gelişen İnsan Konektomu (Beynin içerdiği tüm nöronları ve sinir yollarını gösteren diyagram) Projesi’nde yer alan bir haftalıktan küçük, 40 yeni doğmuş bebeğin fMRI taramalarını analiz ettiler. Bu taramalarla birlikte ayrı olarak İnsan Konektomu Projesi’ne katılan 40 yetişkinin beyin taramasını karşılaştırdılar.

Zeynep Saygın, sözlerine şöyle devam etti: “Görsel Kelime Oluşturma Alanı, yüzleri işlemden geçiren görsel korteksin diğer kısmına bitişiktir ve ilk başlarda yeni doğmuş bebeklerde beynin bu kısmının farklı olmadığına inanmak akla yatkındı. Fakat araştırmacılar yeni doğmuş bebeklerde bile Görsel Kelime Oluşturma Alanı’nın, beynin lisanı işlemden geçirme kısmına olan fonksiyonel bağlantısından ötürü yüzleri hatırlayan görsel korteksten farklı olduğunu keşfettiler. Görsel Kelime Oluşturma Alanı, biz kelimelere maruz kalmadan önce bile kelimelerin farkına varmamız için uzmanlaşmıştır!”

Çalışmada, yeni doğmuş bebeklerin ve yetişkinlerin Görsel Kelime Oluşturma Alanı’nda bazı farklılıklar olduğu da keşfedildi.

Saygın, sözlerini şöyle tamamladı: "Bulgularımız, bebekler olgunlaştıkça Görsel Kelime Oluşturma Alanı’nda düzenlemeye ihtiyaç duyulduğunu ileri sürüyor. Konuşma ve yazma lisanıyla olan deneyim, beyindeki lisan devresinin belirli özellikleriyle bağlantıları güçlendirecek ve daha sonra da bu bölgenin fonksiyonunu yakınındaki bölgelerden farklılaştıracaktır. Bunun sonucunda da kişi okuryazar hale gelir."

Saygın’ın Ohio Eyalet Üniversitesi’ndeki laboratuarı, Görsel Kelime Oluşturma Alanı’nın çocuklar okuma yazmayı öğrenmeden önce ne yaptığını ve bölgenin hangi görsel özelliğe sahip olduğunu öğrenmek için şimdilerde 3-4 yaş çocuklarının beyinlerini tarama yapıyor. Saygın, amaçlarının beynin nasıl okuyan beyin haline geldiğini öğrenmek olduğunu söyledi. Bu da, araştırmacıların disleksi (okuma yazma öğrenme güçlüğü) ve diğer gelişim bozuklukları üzerinde yaptıkları çalışmalarda yararlı olabilir.       

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2020/10/201022125525.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

 


15 Ekim 2020 Perşembe

Beynimiz Duygularımızı Ve Aklımızı Nasıl Dengeliyor?

 


JNeurosci dergisinde yayınlanan, maymunlar üzerinde yapılan yeni bir bilimsel çalışmaya göre "32.nci Bölge" olarak adlandırılan beynin Anteriyor Singulat Korteks Bölgesi duygularımızı ve aklımızı dengelememize yardımcı oluyor. Beynin bu bölgesi, bilişsel ve duygusal beyin bölgelerindeki bilgiyi biraraya getirerek duygusal dengeyi sağlıyor.

Depresyon gibi olan ruh hali bozukluklarında duygusal denge ortadan kalkar. Kontrol edilemeyen negatif duygular ve ruhsal çöküntü başlar. Aslına bakılırsa, depresyonlu olan kişilerin beyinlerinde de duygusal davranışları açığa çıkaran  "25.nci Bölge" diye adlandırılan kısım aktiftir. 

Beyinde sağlıklı bir duygusal düzenin olması için Dorsolateral Prefrontal Korteks, yani DLPFC ve 25.nci Bölge, yani Singulat Korteks'in devamlı  iletişim halinde olması gereklidir. Bu bölgeler birbirleriyle zayıf iletişimde bulunurlarsa, başka bir bölge aracı olarak araya girer.

Araştırmada; primat maymunlarda 25.nci Bölge, DLPFC ve araya giren aracı 32.nci Bölge arasındaki bağlantıları görüntülemek için çiftyönlü nöron izleyicileri kullanıldı. DLPFC, en güçlü inhibitör (engelleyici) nöronların bulunduğu 32.nci Bölge'nin en derin katmanlarına bağlandı. 32. Bölge, 25.nci Bölge'nin güçlü aktivite düzenleyicisi olarak onun her katmanına bağlanabiliyor. 

Sağlıklı beyinlerde, 32.nci Bölge'ye gönderilen DLPFC sinyalleri 25.nci Bölge'deki aktiviteyi dengelemek içindir. Bu durum duygusal dengenin oluşumuna müsaade eder. Fakat depresyon ânındaki DLPFC'nin sessizliği, 25.nci Bölge'deki aktivitenin çok olmasına ve kontrol dışı duygusal süreçlere  neden olur.

Çeviren: Esin Tezer
https://www.sciencedaily.com/releases/2020/09/200928133155.htm’den çevrilmiştir.

9 Eylül 2020 Çarşamba

DMT ve Epifiz Bezi Hakkındaki Yeni Gerçekler

 

Beynin merkezinde minik çam kozalağı şeklinde organ olan Epifiz bezi, yıllardır gizemini korumaktadır. Bazıları onun mistik güçlere sahip olduğunu düşünerek onu "Ruhun Koltuğu" veya "Üçüncü Göz" olarak da adlandırıyorlar. Bazıları da onun hayal gördüren (psikedelik) "ruh molekülü" diye adlandırılan DMT (Dimethyltyriptamine)  hormonunun salgılanmasından sorumlu olduğunu söylüyorlar. Epifiz Bezi'nin daha pratik fonksiyonları da var: Melatonin hormonunu salgılaması ve vücudun biyolojik saatini (Sirkadiyen Ritimleri) düzenlemesi gibi. DMT ve Epifiz Bezi arasındaki bağlantı hâlâ gizemini koruyor gözüküyor.

Soru: Epifiz Bezi Gerçekten de DMT'yi Salgılıyor mu?

Yanıt: Fareler üzerinde yapılan araştırmalarda, farelerin Epifiz Bezleri üzerinde bir miktar DMT'ye rastlandı. Fakat insanlar üzerinde buna rastlanmadı. Ayrıca Epifiz Bezi'nin DMT'nin kaynağı olduğu da doğru değil. Yakın zamanda yapılan güvenilir kaynaklı hayvanlar üzerindeki araştırmalara göre, Epifiz Bezi yok edilen farelerin beyinlerinin başka bölgelerinde de DMT salgılandığına rastlandı.


Soru: Epifiz Bezi'ni Nasıl Aktif Hale Getirebilirim?
Yanıt: Bunun olması neredeyse olanaksız. Bazı insanlar Epifiz Bezi yeterli seviyede DMT’yi salgılarsa Epifiz Bezi’nin aktif hale geleceğine, bunun sonucunda da bilinç seviyenizin değişeceğine veya farkındalığınızın artıp Üçüncü Göz’ünüzün açılacağına inanıyorlar. Yoga, meditasyon, vitamin takviyesi, detoks veya vücudu arındırmak, kristaller kullanmak gibi şeyler gerçeklerden ziyade hikâyelere dayanan türden şeyler. Bunların Epifiz Bezi’ni DMT salgılaması için uyardığına dair hiçbir kanıt bulunmamakta. Buna ilaveten, fareler üzerindeki çalışmalara göre Epifiz Bezi’nin içgörü, algı veya başka bir şeyi değiştiren psikoaktif etkilere yol açan yeterli DMT’yi salgılayamadığı ispatlandı. Epifiz Bezi’miz gerçekten de çok minik. 0,2 gramdan bile daha az ağırlığa sahip. Herhangi bir psikedelik etki için hızlı bir şekilde 25 miligramlık DMT’yi salgılaması gerekiyor. Bez zaten her gün 30 miligramlık melatonin hormonunu salgılıyor. DMT, vücudunuzdaki Monoamin Oksidaz (MAO) tarafından hızlı bir şekilde parçalanır, böylelikle beyninizde birikmemiş olur. Bu metodların zihinsel ya da fiziksel sağlığınıza elbette faydası vardır. Fakat DMT’nin salgılanmasını arttırmak için Epifiz Bezi’ni aktif hale getirmenin sağlığınıza bir faydası yoktur.

Soru: DMT vücudumda başka hangi yerde bulunmuştur?

Yanıt: DMT’nin bulunduğu tek yer Epifiz Bezi değildir. Hayvanlar üzerindeki araştırmalara göre, DMT’nin salgılanması için gerekli olan INMT adlı enzimin akciğerler, kalp, böbreküstü bezleri, pankreas, lenf bezleri, omurilik, plasenta, tiroid’de de bulunduğu keşfedildi.

Soru: DMT, biz doğarken salgılanmaz mı? DMT’nin doğduğumuzda ve öldüğümüzde salgılanması nasıl?

Yanıt: DMT üzerine çalışmaları olan Dr. Rick Strassman, Epifiz Bezi’nin doğum anımızda, ölüm anımızda ve ölümden birkaç saat önce yüksek miktarda DMT salgıladığını ileri sürmüştür. Fakat bunun gerçek olduğuna dair tam kesin kanıt yoktur. Yoğun stresin olduğu ölüme yakın zamanlarda endorfin ve diğer kimyasalların yüksek seviyede salgılandığına dair kanıt vardır. Bunların da insanların “halüsinasyonlar” olarak bildirdiği beyin aktivitesi ve psikoaktif etkilerden sorumlu olması daha muhtemel gözükmektedir.        

https://www.healthline.com/health/pineal-gland-dmt ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


11 Ağustos 2020 Salı

“Küçük Beyin” Serebellum, o kadar da küçük değil!

 Latin tercümesindeki gibi bazen “ Küçük Beyin” diye adlandırılan Serebellum (Beyincik),  beyin sapına yakın bir yerdedir ve arka beyindeki korteksin altına bağlıdır. Amerika Birleşik Devletleri, Kaliforniya’daki San Diego Eyalet Üniversitesi’nde (SDSU’da) yeni yapılan bir araştırmaya göre ise Serebellum, sanılanın aksine hiç de küçük değil!

Serebellum, çok fonksiyonludur. Acı duymamız, hareketlerimiz, düşünce ve duygularımız da dahil olmak üzere 5 duyumuzu idare eder.

Serebellum; Serebral Korteks’in hacminin sekizde biri kadar olup, krepon kâğıdı kadar kalınlıkta olan düz bir kâğıdın yüzlerce kat büzüşmüş hali gibidir. Bu sebeple, Serebellum’un kapladığı yüzeyin Serebral Korteks’ten çok daha küçük olduğu düşünülmüştür.

Bir SDSU Nöroimajlama uzmanı beyni taramak ve beyin imajlarını işlemden geçirmek için yüksek alan 9.4 Tesla MRI makinesini kullanarak, sıkıca katlanmış katmanların aslında Serebral Korteks’in yüzeyinin yüzde 80’ine denk geldiğini keşfetti. Buna karşın, makak maymununun Serebellum’u ise Serebral Korteks’inin büyüklüğünün sadece yüzde 30’u kadardır.

SDSU’da Psikoloji Profesörü, Bilişsel Nörobilim adamı ve SDSU MRI İmajlama Merkezi Direktörü olan Martin Sereno, "Serebellum’un geniş bir alanı kaplaması, insana özel davranışların ve idrak etmenin evrimini belirtir. O kadar genişlemiş ki, katlanan modelleri çok karmaşık” şeklinde konuştu.

Eşi benzeri görülmemiş kavrayışlar

Sereno; Birleşik Krallık, Hollanda ve Kanada’dan imajlama ve Serebellum uzmanlarıyla işbirliği yaptı. Onlarla birlikte, SDSU’dayken çalışma arkadaşlarıyla geliştirdiği Serebellum’un katlanan yüzeyini hesaplayıp yeniden düzenleyen açık kaynak “FreeSurfer” adlı yazılımı kullandı. Yazılım, Serebellar Korteks’i açıp, düzleştirip ince bir yaprakmış gibi görüntülüyor.

Beyindeki görsel haritaları fonksiyonel MRI’ la imajlamada beyin imajlama öncüsü olan Sereno, Serebellum tamamen açıldığında tuhaf bir bürümcük oluşturduğunu ve bunun da dört inç genişliğinde ve 3 fit uzunluğunda olduğunu keşfetti.

Sereno, sözlerini şöyle tamamladı: "Serebellum’u haritalandırmayla, gelecek on yılın ilginç yeni sınırını oluşturulacak!"

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2020/07/200731135558.htm ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

 


22 Haziran 2020 Pazartesi

UZUN YAŞAMIN SIRLARI



Yeni Zelanda’daki Otago Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, yaptıkları yeni bir araştırmayla uzun yaşamın sırlarını keşfettiler. Araştırmada, Yeni Zelanda’da 100 yaş ve üzeri olan insanlar arasında yaygın olan sigara içmeme ve sosyalleşmenin uzun yaşamın sırları arasında olduğu gözler önüne serildi.
Otago Üniversitesi’nde Doçent ve Yaşlı insanlar Danışman Psikiyatristi olan Yoram Barak, sonuçların insanların yaşlanma sürecini kontrol altına alabileceğini gösterdiğini söyledi. Barak, şöyle konuştu: “Sigara içmemeyi seçmek ve sosyal iletişimde kalmak bir kişinin başarılı bir yaşlanma süreci için yapabileceği en iyi şeydir.” 
Barak’ın ekibinde olan çalışma arkadaşları Psikolojik Tıp Departmanı’ndan Profesör Paul Glue, Genel Tıp ve Kırsal Sağlık Departmanı’ndan Dr. Sharon Leitch, Dr. Barak’la birlikte çok yaşlı olup sağlıklı olmayla ilişkili faktörleri incelediler. Barak sözlerine şöyle devam etti: “Bu araştırmanın sonuçlarına dayanarak insanlara tavsiyelerde bulunup, onların sağlıklı bir şekilde yaşlanmalarına yardımcı olabiliriz.”  
Araştırmacılar; diyabet, depresyon, bunama ve hipertansiyon gibi kronik rahatsızlığı olmayan 292 tane 100 yaş ve üzeri insanda incelemeler yaptılar. 60 yaş ve üzeri 103.377 insanda da araştırmalar yapıldı. Tüm bu insanlar kendi evlerinde yaşayan insanlardı; huzurevinde yaşayan insanlar değillerdi.
Sonuçlar, katılımcıların kendi yaş grubunda sosyal aktivitelere katılan insanlar olduğunu da kanıtladı.
Araştırmada, yaş arttıkça depresyon ve diyabet oranlarının azaldığının ve bunama oranının da 80 yaştan sonra azaldığı görüldü. 60 ila 100 yaş arasında ise hipertansiyon oranları yüzde 30 civarı arttı. 
Egzersiz yapmanın sağlığa iyi geldiği ve yaşam süresini arttırdığına ilişkin kanıtlar var. Bu çalışmada, pek çok katılımcı yaptıkları fiziksel aktivitede de birbirine benzer profile sahipti. Araştırmada, fiziksel aktivitelerin süresi veya yoğunluğunun yaşlanma üzerindeki etkileriyle ilgili yeterli bilgi sağlanmadı fakat katılımcılar arasında en çok fiziksel aktiviteye sahip olan grup en düşük bunama riskine sahipti.
2011 yılı itibariyle Yeni Zelanda’da 400 ila 500, 100 yaş ve üzeri yaşayan kişi var. Bunlardan 40 kişiden azı 105 yaşına kadar yaşayacak. Araştırmada, röportaj yapılan kişilerin ortalama yaşı 101’di.
100 yaş ve üzeri insanların yüzde 75’i kadınlardı ve her yaş grubundaki kadınlar yukarıda belirtilen kronik hastalıklara sahip değillerdi.
Doçent Barak sözlerini şöyle tamamladı: "Kadınlar daha uzun umulan yaşam süresine sahipler, dolayısıyla da 100 yaş ve üzeri yaşayan insanlar üzerindeki araştırmalarda onlardan daha çok vardı. Fakat kadınların bu avantajını söyledikten sonra şunu da belirtmeliyim ki; 100 yaşına erişmiş olan erkeklerde de kronik hastalıklara rastlamadık.”
Bu çalışma, Yeni Zelanda’daki 100 yaş ve üzeri insanların diğer ülkelerde 100 yaş ve üzeri yaşadığı bildirilen insanlardan daha az kronik hastalığa sahip olduğunu da ispatlamış oldu.
Profesör Barak, 100 yaş ve üzeri olan insanlardaki mükemmel sağlık ve uzun yaşamanın biyopsikososyal modelinin henüz belirsiz olduğunu açıkladı. Genetik faktörler, coğrafik konumlar ve yaşam stili özellikleri ise sağlıklı uzun yaşamanın sırlarını ifşa etmek için bu araştırmada kullanıldı.
Çeviren: Esin Tezer


30 Mayıs 2020 Cumartesi

Korku, Genetik mi?


Yeni belirlenen genomik bölge; endişe dahil, beyin gelişimi ve fonksiyonuyla alakalı pek çok geni de içeriyor. İleri analiz, korkuyla bağlantılı yeni nöral mekanizmaları gözler önüne serebilir…    
Araştırma, Finlandiya’daki Helsinki Üniversitesi’nde araştırmacı olan Profesör Hannes Lohi’nin araştırma grubu tarafından gerçekleştirildi. Araştırmada 120 Danua cinsi köpekten (Danimarka cinsi köpekten) toplanan veri kullanıldı. Çalışmanın sonuçları,Translational Psychiatry dergisinde yayınlandı. Danua cinsi köpek, dünyadaki en büyük köpek ırkıdır.
Helsinki Üniversitesi’nde doktora tezi yapan Riika Sarviaho, konuyla ilgili şöyle konuştu: "Korku, doğal ve yaşamsal bir reaksiyondur fakat aşırı korku rahatsız edici olabilir ve davranışsal rahatsızlıklara yol açabilir. Özellikle büyük köpeklerin durumunda, korku dolu olmak bayağı sorun yaratan bir şeydir. Çünkü böyle durumlarda köpeği kontrol altına almanız daha da güçleşir.”
Araştırmayı yürüten Profesör Lohi, çalışmanın amacını şöyle açıkladı: "Yakın zamanda yapılan çalışmalar, köpekgillere özgü endişenin ve korku dolu olmanın insanlardaki endişe bozukluklarına benzediğini ileri sürüyor. Aslına bakılırsa köpeklerdeki korku dolu olma halini araştırmak, insanların endişe rahatsızlıklarını daha fazla aydınlatabilir ve insan genetik alt yapısını daha iyi anlamamıza yardımcı olabilir.”
Korku dolu olmaya neden olan yeni genomik bölgenin keşfi 
Çalışmada köpek sahiplerine köpekleriyle ilgili sorular sorulup anket yapıldı. Katılımcıların sorulara köpeklerinin korku şiddetine yanıt vermeleri istendi. Genetik araştırmayla korku dolu olmaya ilişkin genomik bölgenin kromozom 11’de olduğu belirlendi. Profesör Lohi sözlerine şöyle devam etti: "Değişik bir risk tanımlanmasa bile genomik bölge ilginçti! Bu bölgeye endişe de dahil, yakın zamanda çeşitli çalışma modellerinde gördüğümüz nöral gelişim ve fonksiyonla ilişkili bazı genler de dahildi. Örneğin, MAPK9 geni beyin gelişimi ve sinaptik plastisite ile bağlantılı olduğu kadar endişeyle de bağlantılıdır. RACK1 geni ise yalnız nöral gelişimle bağlantılıdır ve N4BP3 geni ise nörolojik hastalıklarla bağlantılıdır.”
Lohi'nin araştırma grubu, yakın zamanda köpekgillerin korku ve sese hassasiyet duymasıyla bağlantılı iki genetik bölgeyi tanımladı. Genetik araştırma bulguları, korku dolu olma ve endişenin kalıtsal özellikler olduğu varsayımını destekliyor.  
Çeviren: Esin Tezer