Beynin
neredeyse yüzde 90'ı nöronlardan değil; gliyal hücrelerden oluşmuştur. Andrew
Koob, bu gözden kaçmış hücrelerin hayal gücünün bir kaynağı olabileceğini iddia
ediyor...
Andrew Koob,
Nörobilim üzerine olan Doktora ünvanını 2005'te Purdue Üniversitesi'nden aldı
ve Dartmouth College, San Diego'daki California Üniversitesi ve Almanya'daki
Münih Üniversitesi'nde araştırma görevleri üstlendi. Kendisi, beyindeki en bol
hücre türü olan "Gliyal hücrelerin" amacını ve fonksiyonunu keşfeden
"Düşüncenin Kökeni" kitabının da yazarıdır. 'Mind Matters' editörü
Jonah Lehrer, Koob'la gliyanın neden yüzyıllar boyu göz ardı edildiğini ve
gliya hücreleri üzerine olan yeni deneylerin zihnin bazı en gizemli durumlarına
nasıl ışık tuttuğunu konuşuyor...
LEHRER: "Düşüncenin Kökeni" adlı yeni kitabınız,
beyindeki hücrelerin neredeyse yüzde 90'ını oluşturan gliyal hücrelerin gücüyle
alâkâlı. Gliyal hücreler ne yaparlar? Ve, kafamızın içinde neden onlardan bu
kadar çok var?
KOOB: Bilim adamları ilk başta bir şey yaptıklarını düşünmediler. Beyin
bilim adamları son 20 yıla kadar nöronların birbirleriyle iletişim
kurduklarını, düşüncelerimizi yansıttıklarını ve gliyanın bir evi ayakta tutan
bir tür sıva ve harç olduğuna inandılar. Onlar, nöron iletişimi için temel
yalıtkanlardı. Birkaç tür gliyal hücre vardır; fakat bilim adamları yakın bir
zamanda kortekste bol olan "astrosit" adı verilen belirli türdeki
gliyal hücreler üzerine odaklanmaya başladılar. İlginç şekilde, siz evrimsel
merdivenden yukarı tırmanmaya başladıkça, insanda en çoğu ve en büyüğü olan
korteksteki astrositler de büyüklükte ve sayıda artarlar. Bilim adamları
astrositlerin kortekste birbirleriyle iletişim kurduklarını ve nöronlara bilgi
gönderebildiklerini de keşfetmişlerdir. Bir de astrositler, beyindeki yetişkin
kök hücredirler ve beyin aktivitesinin bölgelerine kan akışını denetlerler. Tüm
bu önemli niteliklerden dolayı ve korteksin de daha ileri seviye düşünceden
sorumlu olduğuna inanıldığından ötürü, bilim adamları astrositlerin düşünceye
katkı sağlamış olması gerektiğini fark etmeye başlamışlardır.
LEHRER: Gliya neden bu kadar uzun
zamandır yoksayıldı?
KOOB: Bunu
anlamak için, beyin bilimi tarihine bir
gezinti yapmalısınız. Gliya, 'nöron fikri' üzerine olan mücadelenin 200 yıldır
kenar çubuğuydu. Birkaç önemli kısım şuydu: 18.nci yüzyılın sonlarında, bilim
adamları kurbağaların omurgasındaki nöronun elektriksel niteliklerini
keşfettiler. Nöronlar hücre gövdesinden,
beyinden omurganın içerisine ve dışına eklemli organlara ve bedene uzanan
"aksonlar" adı verilen, üzerinde çalışılması kolay, uzun iplere
sahiptirler. Benzer şekilde, duyu nöronları beyin nöronlarıyla
bağlantılıdırlar. Bu, nöronlar görüşünün düşüncelerimizin kökeni olarak nerede
kökleştiğidir. 19.ncı yüzyıl ortalarında
gliya henüz yeni keşfediliyordu ve bilim adamları gliyal hücrelerin
sadece nöronları bir arada tuttuğunu anladılar (gliya, yunancada yapışkan
demektir). Bir anlamda gülünç bulduğum şey; bilim adamlarının düşüncelerimiz ve
kişiliğimizden sorumlu bir organ olan beynimizdeki sayısız hücreyi tesadüfen
bulmuş olmalarıdır. Fakat, nöronlar üzerinde o kadar çok yoğunlaşmışlardı ki;
yeni hücrenin değersiz olduğunun sonucuna vardılar. 19.ncu yüzyılın sonlarında
beyindeki hücrelere daha etkili bakmak için renklendirme metodu geliştirildi.
Santiago, İspanya'dan parlak zekalı bir araştırmacı olan Ramon y Cajal, beyin
üzerinde çalışmayı nöronların bakış açısıyla üstlendi. "Nöron
Doktrini" ne yönlendiren, bilgiyi nasıl işlemden geçirdikleri ve nasıl
bağlantılı olduklarına yönelik olan planı titizlikle ayrıntılarıyla planladı
("Nöron Doktrini", nöronların düşüncelerimizden sorumlu olduklarını
söyleyen bir düşüncedir). Bununla birlikte, Cajal'a gliyal hücreler zahmet
veriyorlarmış gibi gözüktü. Çok sayıdaydılar ve açıkçası, tüm korteksin
etrafında asılıydılar. Tam bu sırada, kendisi de bir bilim adamı olan erkek
kardeşi Pedro, gliyal hücrelerin nöron elektriksel niteliklerini koruyan
'destek hücreler' oldukları teorisini geliştirdi. Cajal, erkek kardeşinin
teorisini desteklemeye karar verdi. Ve, Nobel ödülünü kazandığı 1906 yılından
beri de bu, bir dogma haline geldi.
LEHRER: Bilim adamlarını gliyal hücrelerin rolünü yeniden düşündürmeye
yönelten bazı ilk deneyleri anlatabilir misiniz?
KOOB: Gliyal deneyleri 1960'lara
kadar olmadı. Eğer nöronları petri kabına (bakteri üretme tabağına) koyarsanız,
orada gliya olması gerektiğini ya da nöronların öleceğini tüm bilim adamları
bilir. Daha sonra Harvard'dan Stephen W. Kuffler, bilinmeyen nedenlerle
Pedro'nun yalıtım teorisini test etmeye karar verdi. Bu, beyindeki hücre
sayımlarının gliyal hücrelerin beynin yaklaşık yüzde 90'ı olduğunu gözler önüne
serdiğiyle neredeyse aynı zamandaydı (bu, beynimizin sadece yüzde 10'unu
kullandığımız nörona dayalı fikrin nereden geldiğidir). Kuffler unutulmaz bir
kişidir; bu çığır açan gliyal deneyleri gerçekleştirirken ne gariptir ki
Harvard Nöro-biyoloji bölümünü kurmuştur. Her neyse, Kuffler astrositleri
sülükten ve salamanderden aldı ve nöronlar uyarıldıktan sonra nöronlardan
sızmasıyla bilinen bir şeyi, potasyumu ilave etti. Bunun Pedro'nun gliyal
hücrelerin yalıtkan olduklarına dair olan teorisini teyit edeceğini düşündü.
Bunun yerine keşfettiği şey, gliyal hücrelerin elektriksel potansiyelinin
potasyuma yanıt vermesiydi. Kuffler ve onun çalışma arkadaşları, astrositlerin
nöronlara çok benzer bir şekilde elektriksel potansiyeli ortaya
koyduklarını keşfetti. Onlar ayrıca
kurbağa ve sülükte uzun zamandır düşüncenin kimyasal kopyası olduğuna
inanılan nöronal iyon değişimden
astrositlerin etkilendiğini keşfettiler. Gliyal hücrelerin yanıt verdiğinin ve nöro-transmitter'ları
(ileticileri) salgıladığının keşfedildiği 80'li yılların sonları ve 90'lı
yılların başları da dahil, o zamandan beri pek çok araştırmacı gliyal hücrelerin nöronlarla olan iletişimci
yeteneği üzerindeki deneyleri tamamladı.
LEHRER: Kalsiyum
dalgaları neden önemlidir?
KOOB: Kalsiyum dalgaları kısaca,
astrositlerin kendileriyle nasıl iletişim kurduklarıdır. Astrositler
gövdelerinden yayılan yüzlerce uzantıya sahiptirler.Mini ahtapota benzerler ve
bu uzantıları kan damarlarıyla, diğer astrositlerle ve nöronal sinapslarla
bağlarlar. Astrositler uyarıldıklarında
kalsiyum salgılanır, kalsiyum daha sonra uzantılarıyla diğer astrositlere
seyahat eder. "Kalsiyum dalgaları" terimi, kalsiyum salgılanmasını;
astrositler, astrositler ve nöronlar arasındaki değişimi tarif eder. Ann H.
Cornell-Bell ve Steven Finkbeiner başta olmak üzere Yale'deki bilim adamları,
kalsiyum dalgalarının bir astrositin uyarı noktasından orijinal astrositin
büyüklüğünden yüzlerce katı büyük bir alandaki diğer astrositlere
yayılabildiğini göstermiştir. Daha da fazlası, kalsiyum dalgaları nöronların
ateşlenmesine de neden olabilir. Ve korteksteki kalsiyum dalgaları, bu tür iletişimin
bazı düşünceleri işlemden geçirmeye olanak sağlayabileceği görüşüne varmaya
yönlendirmektedir. Eğer bu ikna edici değilse, yakın bir zamanda THC'nin
astrosit kalsiyum salgılanmasını ateşleyebilmesi gibi, bir molekülün de aynı
reseptörleri uyardığı kanıtlanmıştır.
LEHRER: Gliya ve onun kalsiyum
dalgalarının yaratıcılıkta bir rol oynayabileceğini ileri sürüyorsunuz. Bunu
açıklayabilir misiniz?
KOOB: Bu kanı rüyalardan, duyusal
depivasyon (yoksunluk) ve hayal kurmadan geliyor. Duyularımıza nöronlar aracılığıyla
olan bir girdi olmadan, böyle canlı düşüncelere nasıl sahip oluruz? Derin
düşündüğümüzde, görünüşte çevremizdeki her şeyi nasıl durdururuz? Bu teoride, nöronlar adalesel hareket ve
dışsal duyularımıza bağlıdırlar. Astrositlerin bu bilgi için nöronları
izlediğini biliyoruz. Benzer şekilde, nöronları ateşlemeyi tetikleyebilirler.
Bundan dolayı astrositler, nöron davranışını ayarlarlar. Bu, astrositlerdeki
kalsiyum dalgalarının düşünen zihnimizde olduğu manasına gelebilir. Astrositsiz
işlemden geçirme nöronal aktivitesi, basit bir reflekstir; bundan daha karmaşık
olanı astrosit işlemden geçirmeyi gerektirebilir. İnsanların bütün hayvanlardan
daha çok ve en büyük astrositlere sahip olduğu faktörü, yaratıcılık ve hayal
kurmayı yapabilmemiz de bu spekülasyona güven sağlamaktadır.Ayrıca,
kalsiyum rastgele salgılanır ve
astrositlerden gelen uyarı olmadan, ufak patlaklardaki iç bellekler 'şişlik' olarak adlandırılırlar.
Bu rastgele olan şişlikler dalgalara yönlendirebilirler. Rüyalar görülürkenki
olan ve duyusal deprivasyon deneyimi
esnasında görünüşteki rastgele
düşüncelerin astrositlerimizde dalgalar haline gelen kalsiyum
şişliklerinin olabileceği muhtemeldir. Astrositlerin kortekste beyni işlemden
geçirmeyle âlakâlı oldukları açıktır, fakat ana sorular düşüncelerimizin ve
hayal gücümüzün nöronlarla birlikte çalışan astrositlerden mi, yoksa;
düşüncelerimizin ve hayal gücümüzün sadece astrositlerin alanından mı
çıktığıdır. Belki de, nöronların rolü astrositlere destek olmaktır!
Çeviren: Esin Tezer
http://www.scientificamerican.com/article/the-root-of-thought-what/