Bilim ve Din

Bilim ve Din
sufi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sufi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2026 Cumartesi

Yeni Yapılan Bir Araştırmaya Göre, Beyniniz 90’lı Yaşlarda da Kendini Geliştirmeye Devam Edebilir

 


19 ila 94 yaş arasındaki 4,000’e yakın yetişkin üzerinde 3 yıl boyunca yapılan bir araştırma, beyin sağlığının genel inanışın aksine yaşlandıkça azaldığını değil; tam tersi her yaşta gelişebileceğini kanıtladı. Katılımcılar her gün birkaç dakika boyunca beyin geliştirme aktivitelerine zaman ayırdılar ve araştırmacılar net düşünme, duygusal iyilik hali ve belli bir amaca sahip olma da dâhil beyin sağlığının özelliklerinde gelişme kaydedildiğini ispatladılar.

Amerika Birleşik Devletleri, Dallas’taki Teksas Üniversitesi’nin Beyin Sağlığı Merkezi’nde 3 yıl boyunca yeni bir araştırma yapan araştırmacılar, yaşlanmanın otomatik olarak zihinsel keskinliği kaybetme manasına gelmediğini ileri sürdüler. Bulgular, bunun aksine beyin sağlığı ve algılama yeteneklerinin tüm yaşam boyunca gelişmeye devam edebileceğine işaret etti.

Nature dergisinin Bilimsel Raporları’nda 13 Haziran 2026’da yayınlanan araştırma, insanların ömürleri boyunca beyin sağlıklarını nasıl güçlendirebileceklerini ve nasıl en iyi hale getirebileceklerini daha iyi anlamak için 2020 yılında Beyin Sağlığı Merkezi tarafından başlatılan Beyin Sağlığı Projesi’nden gelen veriye dayanarak yayınlandı.

Araştırmacılar 19 ila 94 yaş arası 3,966 yetişkini izlediler. Bu grup, Beyin Sağlığı Projesi katılımcılarının yaklaşık beşte birlik bir kısmını temsil etti. Katılımcılar, üç yıl boyunca günde 5 ila 15 dakika gerektiren kısa eğitim aktivitelerini tamamladılar.

Beyin Sağlığı İndeksi, Zamanla Olan Değişimlerin İzini Sürdü

Bu Bilimsel Raporlar çalışmasının Beyin Sağlığı Merkezi Kliniksel Araştırma Direktörü ve araştırmanın yazarı, Davranışsal ve Beyin Bilimleri Okulu’nda Ek Asistan Profesör de olan Lori Cook, bulguların yaşlanma ve algılama hakkındaki yaygın varsayımlara meydan okuduğunu söyledi. Cook, konuyla ilgili şöyle konuştu: “Her beyin, bir parmak izi gibi kendine özgüdür ve gelişim için potansiyele sahiptir. Bu çalışma, beyin sağlığının her yaşta proaktif olarak işlenmiş olabileceğini ispatlayarak beynin yaygın kaçınılmaz algılama azalması anlatımına itirazda bulundu.”

Beyin Gelişimi Tüm Yaşlarda Görüldü

Araştırmacılara göre, pozitif olan değişimler 80’li yaşlardaki katılımcılarda gözlemlendi. Bu da beyin sağlığını geliştirmek için yapılan gayretlerin hastalık belirtileri veya hastalık daha belirmeden uzun zaman önce bile faydalı olduğunu ve daha sonraki yaşlarda da etkili kalabileceğini gösterdi.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/06/260613034222.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

5 Kasım 2025 Çarşamba

Yürüyüş Yapmak Beynin Alzheimer Hastalığına Karşı En İyi Savunması Olabilir

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, günlük rutininize biraz daha adım sayısı eklemek bile Alzheimer hastalığına karşı savunmasız olanlar için dahi hastalığın gelişimini geciktirebilir. Nature Medicine dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, Harvard Üniversitesi’nin sağlık araştırma sistemi olan Mass General Brigham’daki bilim insanları Alzheimer hastalığıyla bağlantılı olan amiloid-beta adlı proteinin yüksek seviyelerine sahip yaşlı yetişkinlerde fiziksel aktivitenin onların bilişsel zayıflamalarını azalttığını keşfetti.

Günde ortalama 3,000 ila 5,000 adım atan insanlarda bilişsel zayıflama 3 yıl gecikti. 5,000 ila 7,500 adım atan insanlarda ise bu gecikme 7 yıla kadar uzadı. Aksine, yürüyüş yapmayan katılımcılarda ise Alzheimer hastalığının gelişimiyle ilişkili olan beyindeki tau proteinleri daha hızlı birikti. Bu da onların düşünme yeteneklerinde ve beyinlerinin günlük fonksiyonlarında hızlı düşüşe sebep oldu.  Araştırmanın kıdemli yazarı olan, Mass General Brigham Nöroloji Departmanı’nda görev yapan Dr. Jasmeer Chhatwal konuyla ilgili şöyle konuştu: "Bu araştırma, Alzheimer hastalığına sahip olan fakat diğer hastalar gibi hızlı bir şekilde bilişsel düşüşe sahip olmayan insanların neden öyle olduğuna açıklık getirdi. Araştırma; eğer erken harekete geçersek, yaşam stili faktörlerinin Alzheimer hastalığının erken evrelerinin bilişsel belirtilerinin ortaya çıkmasını yavaşlatmada etkisinin olduğunu ispatlamış oldu."

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/11/251104013008.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

20 Ekim 2025 Pazartesi

Bilim İnsanları İnsan Beyninin En Güçlü Olduğu O Şaşırtıcı Yaşı Ortaya Çıkardı

 


Avustralya’daki bilim insanları, insan beyninin en yüksek zihinsel performansa 55-60 yaş aralığında ulaştığını meydana çıkardı! (16 Ekim 2025)  

Avustralya’daki Batı Avustralya Üniversitesi’nde Psikoloji Profesörü ve bu araştırmanın yazarı olan Gilles Gignac konuyla ilgili şunları söyledi: “Pek çoğumuz için beynimizin en yüksek genel psikolojik bilişsel performansı 55-60 yaş aralığında görülüyor.”  

Gignac ve ekibi, daha önceki araştırmalarının değerlendirmesinde detaylı olarak hazırlanmış yaşa bağlı 16 farklı bilişsel performans ve kişiliği belirledi.

Bilim insanları; mantıksal düşünme, hafıza, bilgi birikimi ve işlem hızının yanı sıra duygusal zekâ gibi 16 farklı psikolojik boyutu ele aldı. Bunlar arasında “Büyük Beşli” olarak bilinen kişilik özellikleri de yer alıyor. Bunlar dışa dönüklülük, duygusal istikrar, vicdanlılık, deneyime açıklık ve uyumluluk.   

Profesör Gignac konuşmasına şöyle devam etti: 'En yüksek zihinsel fonksiyon 55 ile 60 yaş aralığında oluşuyor. 65 yaştan itibaren ise bu azalmaya başlıyor.”

Araştırmanın uzmanlarına göre, vicdanlılık 65 yaşında doruk noktasına ulaşıyor.  

Gignac, araştırmayı şu sözlerle özetledi: “Orta yaş bir gerileme devresi değildir, insan zihninin psikolojik olarak olgunluk ve mantığa dayalı roller açısından eriştiği zirve noktasıdır.”

https://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-15197463/Scientists-reveal-age-brain-reaches-peak.html’ den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren Esin Tezer


29 Eylül 2025 Pazartesi

Beyninize Şükrettiği İçin Teşekkür Edin

 


Beyninize Şükrettiği İçin Teşekkür Edin

Nörobilim dergisinde (JNeurosci) yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, şükür duygularını tetikleyen bir beyin ağının gizemi çözüldü. Çalışma, gelecekte bu “temel yapılar”ın sosyal bilgiyi karmaşık duygulara nasıl dönüştürdüğünü araştırmaya teşvik edebilir.

Yabancılardan gıda, barınma ve kıyafet kabul eden soykırımdan kurtulanlar olarak kendilerini hayal eden katılımcılarla yakın zamanda yapılan bir nöroimajlama araştırması; şükür duymayla ilişkili beyin bölgelerinin Medial Prefrontal Korteks ve Ön Singulat Korteks olduğunu belirledi. Bununla birlikte, bu beyin kısımlarının böyle bir yardımseverliği nasıl şükre çevirdiği hala bilinmemektedir.

Klinik Araştırmacı Xiaolin Zhou ve çalışma arkadaşları, bu soruya sosyal etkileşimli bir oyunu katılımcılara oynatarak cevap aradılar. Oyunda, katılımcının ağrı dürtüsünü önlemek için arkadaşı onun için farklı miktarlardaki parayı ödeyip ödememesi hakkında karar veriyordu. Araştırmacılar, arkadaş maliyetli aktive olmuş beyin bölgelerinin ödül sunumuyla ilişkili bölgelerde ağrı azalımı seviyelerini oluşturmaya kodlanmış olduklarını keşfettiler.

 Bağlantı analizleri, bu bölgelerin şükür duygularını izleyen Ön Singulat Korteks’e bilgi verdiklerini gözler önüne serdi. Zhou ve çalışma arkadaşlarının bulguları, şükrün Ön Singulat Korteks’teki ilişkili sosyal bilgiden meydana gelebileceğine işaret ediyor.

https://www.sciencedaily.com/releases/20tt18/05/180507134649.htm’den çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

5 Eylül 2025 Cuma

Ölüm Esnasında Hatırlanan Deneyimler Bir Halüsinasyondan Daha Fazlası mı?

 

New York Üniversitesi Grossman Tıp Okulu’nun Yoğun Bakım ve Hayata Döndürme Merkezi’nin Direktörü olan Dr. Sam Parnia tarafından yönetilen ulusal ve uluslararası liderlerden oluşan çok branşlı bir ekip, “Ölüm Hakkındaki Araştırmanın Kılavuz İlkeleri, Standartları ve Ölümün Hatırlanmış Deneyimleri” adlı fikir birliği açıklamasını yayınladı. Ekip ayrıca New York Bilimler Akademisi’nin bir yıl içerisinde gerçekleşen olaylarının kayıtlarında önerilen gelecek gidişatını da yayınladı.    

Araştırmadaki araştırmacılar Nörobilim, Yoğun Bakım, Psikiyatri, Psikoloji, Sosyal Bilimler ve İnsanoğlu da dâhil pek çok tıp bilim dalını temsil ediyorlar. Ayrıca araştırmacılar Harvard Üniversitesi, Baylor Üniversitesi, Kaliforniya Riverside Üniversitesi, Virginia Üniversitesi, Virginia Commonwealth Üniversitesi, Wisconsin Tıp Okulu ve Southhampton Üniversitesi, London Üniversitesi de dâhil dünyanın pek çok saygı duyulan akademik kuruluşlarını da temsil ediyorlar.

Araştırmanın Sonuçları:

1.Hayata Döndürülme ve Yoğun Bakım Tıbbındaki gelişmeler sayesinde pek çok insan ölüm esnası ve ölüme yakın deneyimlerinde hayatta kaldı. Yakın zamanda yapılan nüfus çalışmalarına dayanarak tahmini olarak dünya üzerindeki yüz milyonlarca insanı kapsayan bu insanlar, tutarlı şekilde evrensel temalarla özgün zihinsel hatıralarını içeren ölüm esnasında hatırlanmış deneyimlerini tarif ettiler.

2.Ölüm esnasında hatırlanan deneyimler, yakın zamanda yayınlanan birçok araştırmaya göre halüsinasyonlar, illüzyonlar veya hayal gördüren ilaçlarla bağlantılı olan deneyimler değildiler. Bunun yerine, belirli anlatımı içeren algılamaya sahiptiler:

A. Vücut yükselmiş, yüce bir bilinç algısıyla bedenden ayrılır ve bu “Ölüm” kabul edilir. B.  Bir varış noktasına seyahat edilir. C. Başkalarına karşı olan tüm eylemleri, maksatları ve düşünceleri de kapsayan anlamlı ve amaç dolu yaşamı gözden geçirme meydana gelir. “Ev” gibi hissettiğin bir yerde bulunma algısı olur ve E. Hayata geri dönüş gerçekleşir.

3.Ölüm deneyimi, yakın zamanda tanımlanmamış, ayrı alt temaları zirveye çıkartmaktadır ve pozitif uzun-vadeli psikolojik dönüşüm ve büyümeyle ilişkilidir.

4. Ölümle ilgili EEG’deki yükselmiş bilinç seviyelerinin sıradan bir işareti olan Gama aktivitesinin ve elektriksel artışların ortaya çıktığını ispatlayan araştırmalar, parlak ışığı gördüğünü ve yükselmiş bilinci deneyimlediğini bildiren milyonlarca insanın iddiasını desteklemektedir.

5.Ölümle ilgili korku verici veya üzücü deneyimler; çoğu kez ne aynı temaları ne de aynı anlatımları, ölümün üstün özelliklerini, kelimelerle anlatılamamasını ve pozitif dönüştürücü etkilerini paylaşıyorlar!

Araştırmanın önde gelen yazarı Parnia sözlerine şöyle devam etti: "Ani Kalp Durması (Kardiyak Arest)” bir kalp krizi değildir, fakat bir hastalığın veya kişinin ölmesine yol açacak bir olayın son safhasını belirtir. Kalp ve ciğerlere ait (Kardiyopulmoner) Yoğun Bakım (CPR)’ın olması bize ölümün nihai gerçeklik hali değil, bunun yerine bazı insanlarda başladıktan sonra bile tersine dönme potansiyeline sahip bir süreç olduğunu ispatladı. Ölümün bilimsel çalışmasını kolaylaştıran şey de, kalp durduktan sonra dakikalar içindeki oksijen yoksunluğunda bile beyin hücrelerinin değiştirilemez bir şekilde zarar görmemesiydi. Bunun yerine, bu hücrelerin saatler içinde ölmeleriydi. Bu da bilim insanlarının ölümle ilgili olan fizyolojik ve zihinsel olayları objektif şekilde çalışmalarına olanak tanıdı.”      

Parnia sözlerini şöyle tamamladı: "Az miktarda yapılan araştırma, objektif ve bilimsel bir şekilde öldüğümüz zaman ne yaşandığını keşfetti. Bu bulgular, insanlarda bilincin nasıl var olduğu ve ileride bunun hakkında araştırma yapılması için ilgi çekici iç görüleri sunabilirler".

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/04/220407100956.htm’den  alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer 

 


7 Ağustos 2025 Perşembe

Daha Hızlı Yürüyün, Daha Uzun Yaşayın: Günde 15 Dakika Yürüyüş Bile Ömrünüzü Nasıl Uzatıyor?

 

Düzenli yürüyüş yapmanın vücut sağlığı ve iyiliği için önemli yararlara sahip olduğu son derece iyi bilinmektedir. Bu konuyla ilgili yakın zamanda yapılan bir araştırma, öncelikli olarak orta ve yüksek gelirli beyaz nüfusa odaklandı. Elsevier Yayınevi tarafından Amerikan Önleyici Tıp Dergisi (American Journal of Preventive Medicine) için yayınlanan yeni bir araştırma, (29 Temmuz 2025) hızlı bir şekilde yapılan yürüyüşün sağlığı arttırmak için etkili fiziksel bir aktivite olduğunun önemini vurguluyor. 

Amerika’daki Vanderbilt Üniversitesi Tıp Okulu Epidemiyoloji (Hastalık Oluşum İncelemesi) Bölümü, Vanderbilt Epidemiyoloji Merkezi ve Vanderbilt Üniversitesi Tıp Merkezi Vanderbilt-Ingram Kanser Merkezi’nde Baş Araştırmacı olan Dr. Wei Zheng, konuyla ilgili şunları söyledi: "Her gün yürümenin sağlığa olan faydaları bilinmekle beraber yürüme hızının ölüm oranını nasıl etkilediği, düşük gelirli ve siyahi Amerikalı nüfusundaki etkileri hakkında sınırlı bir araştırma vardı. Araştırmamız, günde 15 dakika yapılan hızlı yürüyüşün bile ölüm oranını neredeyse yüzde 20 azalttığını gösterdi! Günde üç saatten fazla yapılan yavaş yürüyüşte ise ölüm oranı daha az düşüşteydi. Bu fayda, diğer yaşam stili faktörleri ve çeşitli hassas analizler hesaba katıldığında bile güçlüydü.”

Hızlı yürümenin koruyucu etkisi tüm ölüm nedenlerini kapsıyordu fakat bu durum en fazla kardiyovasküler hastalıklar için bildirildi. Daha da önemlisi, hızlı yürümenin faydaları tüm serbest zamanda yapılan fiziksel aktivite seviyelerinden de (LTPA) bağımsızdı. Zaten yavaş yürüyen veya bazı fiziksel aktiviteleri yapanlarda bile daha hızlı yürümek ölüm oranını düşürdü.

Hızlı yürümenin faydaları üzerine yapılan araştırmanın kardiyovasküler sağlıkla ilgili olan yararları şunlardır:

1.Kalp Sağlığının Verimliliğini Arttırır: Hızlı yürüme; aerobik bir egzersiz olarak kardiyak çıkışını (kardiyak debisini) geliştirir, oksijen sevkiyatını arttırır ve tüm kardiyovasküler sağlığın daha iyi olmasına öncülük ederek kalbin pompalama hareketinin etkinliğini arttırır.

2.Kardiyovasküler Riski Faktörlerini İdare Eder: Düzenli hızlı yürüme; vücut ağırlığını ve bileşimini kontrol etmeye yardımcı olur, aşırı şişmanlığı ve yüksek tansiyon (hipertansiyon), kanda aşırı oranda yağ bulunması (dislipidemi) gibi riskleri azaltır.

3.Kolaylıkla Ulaşılabilen: Hızlı yürüme, tüm yaşlardaki ve formda olan insanlar için uygun, düşük tempolu bir aktivitedir.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/07/250729001211.htm ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

8 Temmuz 2025 Salı

Beyninizin Dopamin Saati: Beyniniz, Kendinizi Ne Zaman İyi Hissedeceğinizi Nasıl Tahmin Ediyor?

 

“Ön Tavan Bölgesi (VTA)” diye bilinen beynin küçük bir bölgesi, beynimizin ödülleri nasıl işlemden geçirdiği hakkında anahtar rol oynuyor. Beynin bu bölgesi, bağlamsal ipuçlarına dayanan gelecekteki mükâfatları tahmin etmeye yardımcı bir nörodüzenleyici olan Dopamin hormonunu salgılıyor. Cenevre Üniversitesi, Harvard Üniversitesi ve McGill Üniversitesi’nden bir ekip, VTA’nın bu konuda daha da ileri gittiğini kanıtladı: VTA, öngörülen mükâfatı kodlamakla kalmıyor, beklenen ânı da kodluyor! Bu keşif, yapay zekâyı nörobilimle birleştiren değere sahip makineyle öğrenen bir algoritma tarafından gerçekleştirildi. Çalışma, Nature dergisinde 9 Haziran 2025 tarihinde yayınlandı.

Beynin Ön Tavan Bölgesi (VTA), motivasyon ve beynin mükâfat devresinde anahtar rolü oynuyor. Dopamin’in ana kaynağı olan bu küçük nöron kümesi, bu nörodüzenleyici Dopamin hormonunu diğer beyin bölgelerine pozitif yanıt veren bir uyarıcıyla harekete geçirip gönderiyor.        

Cenevre Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Nörobilimler Bölümü’nde Profesör olan Alexandre Pouget konuyla ilgili şunları söyledi: "Başlangıçta VTA beynin mükâfat merkezi olarak düşünülmekteydi. Fakat 1990’lı yıllarda, bilim insanları VTA’nın mükâfatı kodlamakla kalmayıp, tahmin de ettiğini keşfettiler!”

Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler bir mükâfat ışık sinyalini takip ettiğinde, örneğin, VTA’nın mükâfat ânında değil de sinyal ortaya çıktığında Dopamin hormonunu salgıladığını ispatladı. Bu yanıt böylece mükâfatın tahminini mükâfatın kendisine bağlı olarak değil, sinyale bağlı olarak kodluyor.

Çok Daha Karmaşık Bir Fonksiyon

Alexandre Pouget'nin ekibinin Harvard Üniversitesi’nden Naoshige Uchida ve McGill Üniversitesi’nden Paul Masset’le birlikte yakın zamanda yaptığı ortak bir çalışma, VTA’nın kodlamasının daha önce düşünüldüğünden daha da karmaşık ve gelişmiş olduğunu gösterdi. Araştırmayı yürüten Cenevre Üniversitesi’nden olan araştırmacı "Gelecekteki mükâfatların ağırlıklı toplamını tahmin etmektense, VTA onların temporal gelişimini tahmin ediyor. Bir başka deyişle, her bir kazanım tek başına tam beklenen anda temsil ediliyor” şeklinde sözlerini tamamladı.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/06/250609054401.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 

 

 

 


12 Aralık 2024 Perşembe

Sevgiyi Bulmak: Araştırma, Sevginin Beyinde Nerede Yaşandığını Gözler Önüne Serdi

 

Finlandiya’da bulunan Aalto Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, denekler altı farklı türdeki sevgiyle ilişkili kısa hikâyeler üzerinde düşünürken onların beyin aktivitelerini ölçmek için Fonksiyonel Manyetik İmajlama’yı (fMRI) kullandı.

Araştırmayı yürüten Filozof ve Araştırmacı olan Parttyli Rinne, konuyla ilgili şunları söyledi: “Şu an, sevginin daha önce farklı türleri üzerine yapılan beyin aktivitesinin daha kapsamlı bir resmine sahibiz. Sevgi modelinin etkinleşmesi; beyindeki Bazal Gangliya’nın sosyal durumlarında, alnın orta hattı, başın arka tarafının kenarlarındaki Precuneus ve Temporoparietal Bölge tarafından oluşuyor.”

Araştırmada, bir kişinin çocuklarına olan sevgisi romantik sevgiden sonra en yoğun beyin aktivitesini oluşturdu.

Rinne, konuyla ilgili sözlerine şöyle devam etti: “Anne-baba sevgisinin sevgi görüntülemesinde, diğer türdeki sevgilerde görülmeyen bir şekilde beynin ödül sistemindeki Striyatum Bölgesi’nde derin bir etkinleşme vardı. İngiltere’deki Oxford Üniversitesi Basımevi’nin Serebral Korteks Dergisi’nde bu hafta yayınlanan çalışmada; romantik eşler, arkadaşlar, yabancılar, evcil hayvanlar ve doğa için olan sevgi de araştırmanın bir parçasıydı.

Beklendiği üzere, yabancılar için olan şefkatli sevgi yakın ilişkilerdeki sevgiden daha az ödül vericiydi ve daha az beyin etkinleşmesine neden oldu. Bu arada; sevginin doğası beynin ödül sistemini ve görsel bölgelerini etkinleştirirken, sosyal beyin bölgelerini etkinleştirmedi.

Evcil Hayvan Sahipleri Beyin Aktiviteleriyle Teşhis Edilebilir  

Araştırmacılar için en büyük sürpriz, kişiler arasındaki sevgiyle ilişkili beyin bölgelerinin etkinleşmenin yoğunluğuna bağlı olarak birbirine çok benzer fakat farklılıklarla dolu olmasıydı. Beynin sosyal idrakle ilişkili her tür kişiler arası etkinleşen bölgelerinin aksine, evcil hayvanlar veya doğa sevgisi etkinleşmesi farklıydı.

Tüylü evcil bir hayvan arkadaşla yaşamını ister paylaşsın ister paylaşmasın deneklerin araştırmada beyin tepkileri şöyle oldu:” Evde kanepede uzanmış yatıyorsunuzdur ve evcil hayvan kediniz üzerinize gelir yastık gibi yatar. Kediniz yanınıza kıvrılır ve uykulu uykulu mırlar. Evcil hayvanınızı seversiniz.”

Rinne, sözlerini şöyle tamamladı: ”Evcil hayvanlara olan sevgi ve onunla ilişkili beyin aktivitesine bakıldığında, sosyal olmayla bağlantılı beyin bölgeleri kişinin evcil hayvan sahibi olup olmadığını istatiksel olarak gözler önüne serdi. Bu bölgeler, evcil hayvan sahibi olanlarda olmayanlara nazaran daha fazla aktif hale geldi.”

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/08/240826131233.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


19 Eylül 2024 Perşembe

 Korku Dolu Hatıralar Bazı Beyinlerde Nasıl Saklanıyor

İsveç’teki Linköping Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, beyinde saklanan korku dolu hatıraların gücünü arttıran biyolojik bir mekanizmayı keşfetti. Araştırma, fareler üzerinde yapıldı ve bilimsel Moleküler Psikiyatri dergisinde yayınlandı. Çalışma; endişeyle bağlantılı mekanizmalarla ilgili yeni bir bilgi sağladı ve endişe, alkol bağımlılığı ardındaki ortak mekanizmaları belirledi.

Beynin bazı bölgeleri korkuyla bağlantılı hatıraları işlemden geçirmek için önemlidir. Amigdala, tehditlerle karşılaşınca aktif hale gelir ve duyguları düzenlemek için önemli olan beynin ön lob bölümleri “Prefrontal Korteks”le birlikte çalışır.

Araştırmayı yürüten, Linköping Üniversitesi’nde Sosyal ve Etkili Nörobilim (CSAN), Biyomedikal ve Kliniksel Bilimler Bölümü’nde (BKV) Öğretim Üyesi olan Estelle Barbier konuyla ilgili şunları söyledi: "Amigdala’yı beynin ön loblarına bağlayan sinir hücreleri ağının korku tepkileriyle ilişkili olduğunu biliyoruz. Bu beyin yapıları arasındaki bağlantılar, insanlarda Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) ve diğer endişe hastalıklarına yol açıyor.”

Her nasılsa, bununla ilişkili olan moleküler mekanizmalar uzun zamandır bilinmiyordu. Çalışmadaki araştırmacılar “PRDM2” adlı pek çok gen ifadesini bastıran epigenetik bir enzimi, proteini araştırdılar. Araştırmacılar, yakın zamanda PRDM2 seviyelerinin alkol bağımlılığında daha düşük olduğunu ve aşırı stres tepkilerine yol açtığını keşfettiler.

Yeni hatıraların sonsuza dek sürmesi için onların sabitleştirilmiş olmaları ve “Uzun-süreli hatıra” olarak saklanmaları gereklidir. Bu süreç “Sağlamlaştırma (Konsolidasyon)”  olarak bilinir.  Çalışmayı yürüten araştırmacılar, korku dolu hatıralar süreçten geçerken PRDM2’nin azalmış seviyelerinin etkilerini araştırdılar.

Estelle Barbier konuyla ilgili sözlerine şöyle devam etti: "Frontal loblar ve Amigdala arasındaki ağın artan aktivitesinin, öğrenilmiş korku reaksiyonlarını arttırdığı bir mekanizmayı belirledik.PRDM2’nin aşağı regülasyonunun korku dolu hatıraları sabitleştirmeyi arttırdığını kanıtlamış olduk.”

Araştırmacılar, PRDM2 seviyesi azaldığında etkilenen genleri de belirlediler. Bunun da, Frontal loblara ve Amigdala’ya bağlayan sinir hücrelerinin aktivitesinde artışa neden olduğu netlik kazandı.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/09/220920211230.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

22 Ağustos 2024 Perşembe

Bilim İnsanları Sonsuza Kadar Genç Kalan Kök Hücreleri Arıyor

 

Denizşakayığı (Nematostella Vectensis) ölümsüz olma potansiyeline sahiptir. Avusturya’daki Viyana Üniversitesi’nden Ulrich Technau’nun ekibinde bulunan gelişimsel biyologlar tarafından kullanılan moleküler genetik metotlar sayesinde, ilk kez denizşakayıklarındaki çok yetili kök hücrelerinin olması muhtemel adayları belirlendi. Bu kök hücreler, insanlarda yalnızca yumurta ve spermin oluşumunda aktif olan evrimsel yüksek korunumlu genler tarafından düzenlenmişlerdir fakat Knidliler gibi antik hayvan türlerine yaşlanmaktan kaçmak için yüksek seviyede canlandırıcı kapasite vermektedirler. Araştırmanın sonuçları şu anda Science Advances dergisinde yayınlandı ve gelecekte de insanın yaşlanma süreciyle ilgili ışık tutabilirler.

"Kök hücrelerimiz yaşadığı kadar yaşarız" sözü, cesur fakat bir o kadar da doğru bir sözdür.

Kök hücreleri; insanlarda çeşitli hücrelerin ve dokuların, örnek verecek olursak, kan hücrelerinin, cildin veya saçın sürekli yenilenmesine katkıda bulunurlar.

Eğer kök hücreleri bu kabiliyeti yitirirlerse veya yaşam sürecindeki sayıları azalırsa, beden yaşlanmaya veya hastalanmaya başlar.

Bu sebeple kök hücreleri, biyomedikal araştırmalar tarafından yoğun ilgiye sahip bulunmaktadır.

İnsanlar ve diğer pek çok omurgalılar belirli organ kısımlarını veya uzuvlarını yenileyebilirken, diğer hayvan grupları çok daha kuvvetli yenileme mekanizmalarına sahiptirler.

Bu yetenek, vücudun neredeyse her tür hücre türünde oluşabilen (farklılaşabilen) birden fazla etkiye sahip veya çok yetili kök hücreler tarafından olası hale gelmektedir.

Denizşakayığı Nematostella Vectensis yüksek seviyede yenileyicidir: Tomurcuklanmayla cinsiyetsiz olarak çoğalabilir ve hiç bir yaşlanma işareti göstermez. Bu da kök hücre araştırması için ilginç bir konudur.

Bununla beraber araştırmacılar, bu hayvanlarda herhangi bir kök hücreyi henüz tanımlayamadılar.

Technau ve ekibi yeni "Tek Hücre Genom Bilimi Metod" unu kullanarak tüm mesajcı RNA’ların belirli bir hücrede toplanması görünümlerine dayanan karmaşık organizmaların hücrelerini belirledi ve hangi kök hücrelerin geliştirildiğine karar verdi.

Viyana Üniversitesi’nden olan tezin ilk yazarı Andreas Denner konuyla ilgili şöyle konuştu: "Tek hücre gen ifadesi analizlerini ve insanlara ait genlerin hayvan hücrelerine aktarılması işlemini birleştirip, sinir hücreleri ve bezeleri içeren hücreler gibi, denizşakayığının ayırt edilebilen büyük nüfusta oluşmuş hücrelerini belirleyebiliyoruz. Hatta çok yetili kök hücre adaylarını da belirleyebiliyoruz.”

Bu kök hücreler boyutlarının küçüklüğünden dolayı şu ana kadar keşfedilmemiş kaldılar.

Bu potansiyel kök hücreleri; insanlar da dâhil tüm hayvanlardaki tohum hücrelerinin (sperm ve yumurta hücrelerinin) gelişimini kolaylaştıran, evrimsel olarak yüksek seviyede korunmuş genler olan Nano-genler ve Piwi genleri ifade ederler.

Bilim insanları, CRISPR gen makaslarını kullanıp belirli nano-genleri mutasyona uğratarak bu genin denizşakayıklarındaki tohum hücrelerinin oluşumu için gerekli olduğunu da kanıtladılar.

Genin yumurta ve spermin üretimi için de temel bileşen olduğu diğer hayvanlar üzerinde gösterildi.

Bu da gen fonksiyonunun yaklaşık 600 milyon yıl önce ortaya çıktığını ve bugüne kadar da korunduğunu ispatlıyor. Ulrich Technau ve onun ekibi, şimdi gelecekteki araştırmalarında denizşakayığının potansiyel ölümsüzlükten sorumlu kök hücrelerinin özelliklerini araştırmak istiyor.

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/08/240819130732.htm’den çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

5 Temmuz 2024 Cuma

Özgür İrade Bir İllüzyon İse, Sen De Öylesin

 


Yeni bir çift kulaklık almak için internette alışveriş ettiğinizi hayal edin. Kulaklıkları almak için incelemeniz gereken pek çok renk, marka ve özellik var. Siz oradaki beğendiğiniz herhangi bir modeli seçebileceğinizi ve kararınızın kontrolünün de tamamen elinizde olduğunu düşünüyorsunuz. Sonunda nihayet “Alışveriş sepetine ekle” butonuna bastığınızda, bunları kendi özgür iradenizden dolayı yaptığınıza inanıyorsunuz.

Kulaklıkları incelerken beyin aktivitenizin hangi kulaklığı seçmek için aydınlandığını size söylediğimizi farz edin. Bu fikir hiç de ihtimal dışı değil! Nöro-bilim insanları seçiminizi yüzde yüz doğrulukla tahmin edemeyebilirler fakat araştırma, gerçekleşmesi yakın olan hareketin siz kararınızın bilincine varmadan saniyeler önce zaten beyin aktivitenizde var olduğu bilgisini kanıtladı!

Daha 1960’lı yıllarda yapılan çalışmalarda bile insanların beyinlerinin basit, kendiliğinden oluşan bir hareketi yaptıklarında onlar harekete geçmeden önce nöro-bilim insanlarının “Hazırlık Potansiyeli-Readiness Potential” diye adlandırdığı nöral aktivite oluşumunu gösterdiği ispatlandı. 1980’li yıllarda nöro-bilim insanı Benjamin Libet de bu Hazırlık Potansiyeli’nin kişinin yalnızca hareketinde değil, hareket niyetinde bile var olduğunu bildirdi. 2008 yılında da bir grup araştırmacı, gerçekleşmesi yakın olan bir kararın insanlar karar vermeye veya ne zaman veya nasıl hareket etmeyi bildirmeden önce insanların beyinlerinde zaten 10 saniye öncesinden var olduğu bilgisini keşfetti.

Birleştirilmiş araştırma, insanoğlunun bilinçli seçimler yapma gücüne sahip olduğunu açığa kavuşturuyor fakat o faaliyet ve buna eşlik eden kişisel sorumluluk hissi hiç de bilinmeyen şeyler değiller. Bilim insanlarının bu faaliyeti Hazırlık Potansiyeli olarak gözlemleyip gözlemlemediğine bakmaksızın beyinde meydana geliyorlar.

Dolayısıyla, Serebral makinenin içinde bir hayalet yok. Fakat araştırmacılar olarak bu makinenin çok karmaşık, esrarengiz ve gizemli olmasından ötürü “Özgür İrade” ve “Özbenlik (Nefs)” gibi popüler kavramların işe yarar olup olmadığını tartışıyoruz. Bu kavramlar kusurlu olsalar da, zihnin ve beynin çalışma mekanizmasını düşünmemize ve hayal etmemize yardımcı oluyorlar. 

https://www.scientificamerican.com/article/free-will-is-only-an-illusion-if-you-are-too/’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

8 Haziran 2024 Cumartesi

Yeni Araştırma, Bir Babanın Diyetinin Çocuğunun Sağlığını Nasıl Şekillendirdiğini İnceledi

 

Nature Communications dergisinde yayınlanan yeni bir araştırma; baba erkek farelerin diyetindeki makro besin dengesinin, baba farelerin erkek çocuklarının endişe benzeri davranış seviyesini ve kız çocuklarının ise metabolik sağlığını etkilediğini keşfetti.

Araştırma, diyetin etkisinin babanın spermi aracılığıyla bir nesilden bir diğer nesle nasıl taşınabildiğini açıklamaya yardımcı oldu. Bu araştırma, gelecek nesilde baba olacak olanların metabolik hastalık ve duygu durumu bozuklukları riskini azaltma hedefli diyet kılavuzu olarak da bilgi verecek.

Anne babalar çocuklarının ilgilerini ve davranışlarını kendilerinin karma başarısıyla şekillendirebildiklerine inanmak isterler. Fakat uluslararası araştırma ekibinin yeni yaptığı bir araştırmaya göre, fare babaların kendi diyetleriyle çocuklarının sağlığını şekillendirdikleri kanıtlandı!

Bilim insanları; fare babanın diyetinin yalnızca kendi üreme sağlığına değil, çocuğunun üreme sağlığına da etkisi olduğunu keşfettiler. Erkek farelerin gereğinden fazla yemek yemesi veya gereğinden az yemek yemesi hem çocuklarının metabolizmasını ve davranışını etkiliyordu, hem de onların kanser riskini arttırıyordu!

Avustralya’daki Sydney Üniversitesi’nden Charles Perkins Merkezi’ndeki araştırmacılar, erkek fareleri birbirinden protein, yağ ve karbonhidrat ölçüleri bakımından farklı on diyetten bir tanesiyle beslediler ve daha sonra da onların standart diyetle yetiştirilen dişi farelerle çiftleşmelerini sağladılar. Araştırmacılar, en sonunda da yavru farelerin davranış ve fizyolojisi üzerine çalıştılar.

Kalori Sayısı Kadar Diyetsel Bileşim De Önemlidir

Araştırmacılar; düşük protein ve yüksek karbonhidratla beslenen, labirentin güvenli bölgesinde ne kadar zaman geçirdiği hesaplanan baba erkek farelerin daha yüksek seviyede endişeli erkek çocuğa sahip olduğunu keşfettiler. Araştırmacılar ayrıca baba erkek fareler yüksek seviyedeki yağlı diyetlerle beslenirlerse, onların kız çocuklarının da metabolik hastalığın daha yüksek seviyesindeki vücut yağı ve işaretleyicilerine sahip olacağını buldular.  

Danimarka’daki Kopenhag Üniversitesi ve Fransa, Nice’teki Côte d'Azur Üniversitesi’nden araştırma tezinin kıdemli yazarlarından ve Epigenetik değişimleri anlamaya çalışan GECKO Konsorsiyum’un lideri olan Profesör Romain Barrès, konuyla ilgili şunları söyledi: "Çalışmamız, çiftleşmeden önce yenen diyetin gelecek neslin belirli özelliklerini programlayabileceğini gösterdi.”

Araştırma ekibi, düşük proteinli diyet yiyen erkek farelerin de daha fazla yemek yediklerini gözlemledi.

Profesör Romain Barrès, sözlerini şöyle tamamladı: "Araştırmamız, bir babanın sadece çok fazla veya çok az yemek yemesini değil; babanın diyetindeki bileşimin gelecekteki çocuklarına nasıl etki edebileceğini gösterdi. Çalışmamızın gelecek nesildeki metabolik hastalık ve duygu durumu bozukluklarının riskini azaltmak hedefiyle baba olacak olanların diyet kılavuzunu inşa etmeye yardımcı olduğunu düşünüyorum.”

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/04/240417131002.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

19 Nisan 2024 Cuma

Sağlık Ve Mutluluk Birbirine Bağlıdır

 


İyi bir sağlık ve mutlu bir hayat görüşü eşit derecede değerlidir ama birbirinden bağımsız hedefler gözükebilir. Fakat giderek artan araştırmalar, mutlu bir hayat görüşünün fiziksel sağlık için güçlü bir etkiye sahip olduğunu kanıtlıyor…

Psikolojik Bilim (Psychological Science) dergisinde yeni yayınlanan araştırmaya göre, hem internet üzerinden yapılan hem de kişisel psikolojik müdahaleyle yapılan programların fiziksel sağlık bildirimlerinde pozitif etkilere sahip olduğu ispatlandı. Her iki program da eşit derecede etkiliydi.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Georgetown Üniversitesi’nde Psikoloji Bölümü’nde Profesör olan ve araştırmanın tezinin yazarlarından biri olan Kostadin Kushlev, konuyla ilgili şunları söyledi: “Daha önceden yapılmış çalışmalar, mutlu insanların daha az mutlu insanlara nazaran daha iyi bir kardiyovasküler sağlığa sahip olduğunu ve daha iyi bağışıklık sistemi tepkileri vermeye eğilimli olduğunu ispatladı. Araştırmamız; özellikle kişisel sağlığı arttırmak için tasarlanan yöntemlerin, genel olarak sağlıklı olan yetişkinlerin bile psikolojik sağlığının arttırılmasının fiziksel sağlığa yararlı olduğunu kanıtlayan ilk rastgele denetimli deneylerden oluştu."

Araştırmada, yaşları 25 ila 75 arasındaki bir grup 155 yetişkin rastgele ya bekleme listesinde kontrol durumunda kaldılar ya da “Öz Benlik”, “Deneyimsel Benlik” ve “Sosyal Benlik” diye adlandırılan üç farklı mutluluk kaynağına yöneltilen 12 haftalık pozitif psikolojik müdahale programına atandılar.

Kushlev sözlerini şöyle tamamladı: "Tüm aktiviteler, öznel sağlığı arttırmak için kanıta dayalı destek programıydı.”

Mutlu Bir Gelecek

Psikolojik müdahale programına katılan katılımcılar 12 haftalık kurs boyunca öznel sağlık seviyelerinin arttığını bildirdi.

https://www.sciencedaily.com/releases/2020/07/200722170142.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

24 Ocak 2024 Çarşamba

Atardamar Hastalığının Temel Etkeninin Basınçla İş Gören Köpük Hücre Oluşumu Olduğu Ortaya Çıktı

 

Gelişmiş Bilim (Advanced Science) dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma; yüksek tansiyonun (Hypertension) Atardamar (Arteriyel) hastalığını nasıl ateşleyip, ilerlettiğinin sırlarını gözler önüne serdi! Birleşik Krallık, Londra’daki Queen Mary Üniversitesi’nde Kardiyovasküler Mekanobiyoloji ve Biyomühendislik Bölümü Profesörü olan Thomas Iskratsch tarafından yönetilen araştırma ekibi; Atardamar duvarındaki kas hücrelerinin yüksek basınçla “Köpük Hücreleri”ne dönüştüğünü ortaya çıkardı. “Köpük Hücreleri” atardamarları bozan yapıtaşı tabakası oluşumudur.

Çalışma; kan damarı esnekliğinin ve kan akışının sağlanmasından sorumlu olan, bunun yükünü çeken Vasküler Yumuşak Kas Hücreleri (VSMC) üzerine odaklandı.

VSMC’ler, yüksek tansiyonun kronik stresi altında çarpıcı bir şekilde değişime uğruyorlar.

Araştırmacılar, bu hücrelerin yalnızca basınçla köpük hücrelerinden şekil değiştiren yağ damlacıklarıyla dolu olmak için tetiklendiklerini keşfettiler. Bu; damar tıkanıklığından (Ateroskleroz) kaynaklanan yaraların oluşumunun nedenidir, Atardamar hastalığının belirtisidir.

Profesör Iskratsch konuyla ilgili şunları açıkladı: "Bu bulgu çok önemli, çünkü VSMC’ler Atardamar tıkanıklıklarında bulunan köpük hücrelerinin yarısını oluşturuyorlar.

Araştırmacılar; gelişmiş imajlama tekniklerini ve basınca hassas olan protein Piezo1’i kullanarak “mekanik sinyalizasyon” yolunun, yağ metabolizmasının ve gen aktivitesinin yerini belirlediler.

Bilim insanları; VSMC’nin Köpük Hücreleri’ne olan dönüşümünü gerçekleştiren mekanizmaları hedefleyerek, damar tıkanıklığıyla ilgili yaralar için ilaç tedavisi geliştirebilirler ve hatta bu yaraları küçültebilirler.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/01/240105145053.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

 

 


25 Aralık 2023 Pazartesi

Ne Kadar Çok Alkollü İçki İçerseniz, O Kadar Az Beyin Hacmine Sahip Olursunuz

 

Yeni yapılan bir çalışmaya göre, az ve ölçülü miktarda içilen alkollü içkinin bile beyine zarar verdiği kanıtlandı. Araştırmacılar; günde yarım bardak biraya denk miktarda, 1 kadeh alkollü içkiden daha az ortalama tüketimle başlayan içki içme ve azalan beyin hacmi arasındaki bağlantıyı 36,000’den fazla yetişkin üzerindeki veriyi analiz ederek keşfettiler.    

36,000 yetişkinden fazla yetişkinin veri kümesi kullanılarak yapılan araştırma, günde içilen 1 veya 2 kadeh içkinin beynin 2 yıl yaşlandığında görülen değişimlere denk olan değişimler yarattığını gözler önüne serdi! Aşırı alkollü içki tüketmek daha da fazla bağlantılıydı. Aşırı alkol tüketmek ve beyin arasındaki bilim çok açık ve netti: İkisi arasında sağlıklı bir ilişki yoktu. Aşırı alkollü içki tüketen insanlar zihinsel (kognitif) bozulmayla ilişkili beyin yapısı ve büyüklüğü değişimine sahip oluyorlar.

Fakat yeni yapılan çalışmaya göre, en az miktarda kabul edilen seviyelerdeki alkol tüketimi bile (Haftada birkaç bardak bira veya birkaç kadeh şarap) beyin için risk taşıyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Pennsylvania Üniversitesi’ndeki bir ekip tarafından yürütülen, 36,000’den fazla yetişkin üzerinden toplanan veri analizi az tüketilen alkolün bile beyin hacmini azalttığını ispatladı.

0 ila 1 kadeh arası içilen alkol beyin hacminde çok fazla bir fark yaratmadı fakat günde 1 ila 2 veya 2 ila 3 kadeh arası içilen alkol, beynin hem gri hem de beyaz maddelerinin azalmasıyla ilişkiliydi.

Bilim insanları; analizlerden aşırı derecede alkol kullananları çıkarsa bile, beynin gri ve beyaz maddelerinin azalma ilişkisi devam etti. Bilim adamları, alt beynin hacminin herhangi bir beyin bölgesine yerleşik olmadığını keşfettiler.

Araştırmacılar, bu etkiyi daha iyi anlamamız için yaşlanmaya bağlı olarak küçülen beyin büyüklüğünü alkol kullanımına bağlı olarak küçülen beyin büyüklüğüyle karşılaştırdılar. Onların modelleme çalışmasına göre, her gün tüketilen alkol miktarına eklenen bir alkol beyindeki daha fazla yaşlanma etkisini yansıttı. 0 ila günlük ortalama 1 kadeh içilen bir alkollü içki beyni 6 ay yaşlandırırken, 0 ila 4 kadeh içilen alkollü içki arasındaki ilişki ise beynin 10 yıl yaşlanmasından daha fazlaydı.

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/03/220304090349.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 


2 Kasım 2023 Perşembe

Dişlerinizi Fırçalayın, Alzheimer Hastalığı’na Yakalanma Riskini Erteleyin

 

Norveç’teki Bergen Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, Diş Eti Hastalığı ve Alzheimer Hastalığı arasında belirgin bir bağlantı olduğunu keşfettiler. İyi bir ağız temizliğini koruduğunuzda yalnızca dişlerinizin aralarında oluşacak boşlukları önlemekle kalmayıp, Alzheimer Hastalığı’na yakalanma riskini de erteliyorsunuz.

Araştırmacılar, Diş Eti Hastalığı’nın (Gingivitis)  o kişide Alzheimer Hastalığına yakalanma riskini belirlemede etkili olduğuna karar verdiler.

Bergen Üniversitesi’ndeki Klinik Bilim Bölümü Broegelmanns Araştırma Laboratuarı’nda araştırmacı olan Piotr Mydel, konuyla ilgili şunları söyledi: "DNA’ya dayanan kanıtımıza göre, Diş Eti Hastalığı ağızdan beyine geçebilir.”

Mydel’e göre bakteri; hafıza kaybı ve en sonunda da Alzheimer Hastalığı’na yol açan, beyindeki sinir hücrelerine zarar veren bir proteini üretiyor.

Daha İyi Bir Hafıza İçin Dişlerinizi Fırçalayın

Mydel; bakterinin yalnızca Alzheimer Hastalığı’na yol açmayıp, var olmasının büyük ölçüde Alzheimer Hastalığı’nın oluşma riskini arttırdığını ve hastalığı hızlandırdığına işaret etti. Bununla beraber, olumlu haber ise çalışmanın Alzheimer Hastalığı’nın oluşma riskini yavaşlatmak için bir şeyler yapabileceğimizi ispatlaması.

Mydel sözlerine şöyle devam etti: "Dişlerinizi fırçalayın ve diş ipi kullanın." Mydel; bunun önemli olduğunu, eğer sizde Diş Eti Hastalığı, ailenizdeki bir kişide Alzheimer Hastalığı varsa diş doktorunuza düzenli gitmenizin ve dişlerinizi düzgün şekilde temizlemenizin önemli olduğunu sözlerine ilave etti.

Yeni İlaç Geliştiriliyor

Araştırmacılar, yakın bir zamanda Diş Eti Hastalığı’na yol açan bakterinin ağızdan beyine yerleşebileceğini ve salgılanan zararlı enzimlerin de beyindeki sinir hücrelerine zarar verebileceğini keşfetti. Şu anda Mydel’in insan beyinlerindeki bu süreç için ilk kez bir DNA kanıtı var. Mydel ve çalışma arkadaşları, Alzheimer hastası olan 53 kişiyi inceledi ve bu sorunda enzimin yüzde 96 etkili olduğunu keşfetti. Mydel’e göre, bu bilgi araştırmacılara Alzheimer Hastalığı’na karşı atak yapmak için yeni bir yaklaşım sunuyor.

Piotr Mydel sözlerini şöyle tamamladı: "Alzheimer Hastalığı’nın gelişimini erteleyen, bakterideki zararlı enzimleri engelleyen bir ilacı geliştirdik. Bu yıl içerisinde bu ilacı test etmeyi planlıyoruz.”

https://www.sciencedaily.com/releases/2019/06/190603102549.htm’den  çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

28 Ağustos 2023 Pazartesi

Beyinde Kronik Stresle İlişkili Olan Nöronlar Belirlendi

 

İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’nde araştırmacılar, fare beyninde negatif duygusal haller ve kronik stres oluşumuyla ilişkili bir grup sinir hücresini belirledi. Gelişmiş tekniklerle haritalandırılan nöronlar, östrojen reseptörlerine de sahipler. Bu da, kadınların strese karşı erkeklerden neden daha hassas olduklarını açıklıyor. Çalışma, Nature Neuroscience adlı dergide yayımlandı.

Negatif duygulara (huzursuzluk) ve kronik strese beyindeki hangi ağların sebep olduğu şu ana kadar bilim dünyasında bilinmemekteydi.

Karolinska Enstitüsü araştırmacıları Konstantinos Meletis, Marie Carlen ve ekibi; Nöron Parça Sıralaması (Patch-seq), Geniş Ölçek Elektrofizyoloji (Nöropikseller) ve Optogenetik gibi gelişmiş teknikleri kullanarak fare beynindeki huzursuzluğu denetleyen, Hipotalamus’tan Habenula’ya (Epifiz Sapı) yönlendiren belirli nöral yolları haritalandırdılar.

Araştırmacılar, fareler bazı odalara giriş yaparken o beyin yolunu aktif hale getirmek için Optogenetik tekniğini kullandılar ve odada hiçbir şey bulunmamasına rağmen farelerin o odadan uzak durduğunu keşfettiler.

Araştırma, Yeni Depresyon Tedavileri İçin Fırsat Sunuyor

Karolinska Enstitüsü’ndeki Nörobilim Bölümü’nde Profesör olan Konstantinos Meletis, konuyla ilgili şunları söyledi: "Daha önce yaptığımız araştırmada, Hipotalamus ve Habenula (Epifiz Sapı) arasındaki bağlantıyı keşfetmiştik fakat bu sinir yolunun hangi tür nöronlardan oluştuğunu bilmiyorduk. Huzursuzluğu denetleyen sinirsel yoldaki nöron türlerini anlamamız gerçekten heyecan verici! Eğer beyindeki negatif sinyallerin nasıl oluştuğunu anlayabilirsek, depresyon gibi olan etkili hastalıkların ardındaki mekanizmayı da keşfedebiliriz. Bu da bize yeni ilaç tedavileri için fırsat sunuyor.”

Araştırma, aynı bölümden doktora sonrası araştırma yapan 3 bilim adamı tarafından yürütüldü. Profesör Meletis, bilim adamlarının duyguları ve davranışı denetleyen nöral yolları belirlemek için gelişmiş teknikleri nasıl kullandıklarını açıkladı.

Östrojen Seviyelerine Karşı Hassas

Araştırmada yapılan bir diğer ilginç keşif de nöronların huzursuzlukla bağlantılı östrojen reseptörüne sahip olmasıydı, bu reseptör onların östrojen seviyelerine karşı hassas olmalarını sağlıyordu. Erkek ve dişi fareler beklenmedik yumuşak şiddetteki itici türden olaylara maruz kaldıklarında,  dişi olan fareler erkek farelerden daha uzun süren stres tepkisi verdiler.

Nörobilim Bölümü’ndeki Profesör Marie Carlen de konuyla ilgili şöyle konuştu: "Endişe ve depresyonun kadınlarda erkeklerden daha yaygın olduğunu uzun zamandır biliyorduk fakat bunu açıklayan herhangi bir mekanizma yoktu, bu cinsiyet farklılıklarını en azından farelerde açıklayan bir mekanizmayı keşfettik.”

*Araştırmada Kullanılan Teknikler*

Nöron Parça Sıralaması (Patch-seq): Nöron Parça Sıralaması, Gen İfadesi (RNA Sıralaması) ölçümleriyle kişiye özgü hücrelerin elektriksel özelliklerinin ölçümlerini bir araya getirir ve beyindeki nöronların farklı türlerinin haritalandırılmasına olanak sağlar.

Nöropikseller: Nöropikseller sondası; yüzlerce bireysel nöron aktivitesinin aynı andaki ölçümüne olanak sağlayan, geniş-ölçek elektrofiziksel ölçümler için olan yeni tür bir elektrottur.

Optogenetik: Optogenetik, seçilen nöronlar aktif olduğunda nasıl ve ne zaman denetlenecekleri için kullanılır. Metot, (tek hücreli organizmaların zarlarından gelen kanal proteinleri gibi) ışığa hassas proteinleri üzerinde çalışılacak olan nöronlara tanıtmayı içerir. Optogenetik ışık, fare beyninin kendine özgü hücre türlerinin fonksiyonunu belirlemek için denetlemede kullanılabilir.

https://www.sciencedaily.com/releases/2023/06/230622120922.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


2 Ağustos 2023 Çarşamba

Ölmek Üzere Olan Beyinde Bilinçli Haldekine Benzer Bir Aktivite Olduğu İspatlandı

 

Ulusal Bilim Akademisi Raporları (Proceedings of the National Academy of Science) dergisinde yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, ölmek üzere olan beyinde bilinçle bağlantılı aktivite dalgasının ilk deliline rastlandı.

Araştırmayı yürüten Dr. Jimo Borjigin; Michigan Üniversitesi Moleküler ve Bütüncül Fizyoloji ve Nöroloji Bölümlerinde Doçent doktor. Dr. Borjigin, ekibiyle beraber Michigan Üniversitesi, Bilinç Bilimi Merkezi’nin kurucu yöneticisi Dr.George Mashour’la birlikte hayvanlar üzerinde neredeyse 10 yıldır yürütülen araştırmaların devamı niteliğindeki bu araştırmayı gerçekleştirdi.

Ani kalp durmasından (Kardiyak Arest) sonra oksijen kaybına uğrayan, ölmek üzere olan hayvan ve insan beyinlerinde Gama aktivasyonunun benzer işaretleri kaydedildi.

Dr. Mashour, konuyla ilgili şunları söyledi: "Ölme süreci içerisindeki işlevsiz beyinden bu kadar canlı bir deneyimin açığa çıkması bir nörobilim çelişkisidir! Dr. Borjigin, nörofizyolojik mekanizmaların altında yatanları açıklayan önemli bir araştırmaya ışık tuttu.”

Ekip, hastanede EEG Monitarizasyonu esnasında ani kalp durması sonucu vefat eden dört hastayı belirledi. Tüm bu dört hastanın hepsi de koma halinde ve tepkisiz hastalardı. Artık tıbbi olarak yapılacak bir şey kalmadığından dolayı da, ailelerinin izniyle tıbbi yaşam desteğinden alınmışlardı.

İki hastada solunum cihazı desteği alındıktan sonra bilinçle bağlantılı en hızlı beyin aktivitesi olarak kabul edilen beyin Gama dalga aktivitesiyle beraber kalp atış hızında artış gözlemlendi.

Daha da fazlası; aktivite, beynin arkasındaki Temporal, Paryetal ve Oksipital lobların birleşme yeri arasında, beyinde bilincin “Sıcak Bölgesi” diye adlandırılan nöral bölgede keşfedildi. Bu bölge; rüya görme, Sara (Epilepsi) hastalığındaki görsel halüsinasyonlar ve diğer beyin çalışmalarındaki değişmiş bilinç seviyeleriyle ilişkiliydi. 

Bu araştırmayı yürüten Dr. Borjigin’le birlikte çalışan, 2015 yılından beri yoğun bakım ünitesinde vefat etmiş hastaların EEG verilerini toplayan Dr. Nusha Mihaylova; bu iki hastanın daha önceden hastalık nöbeti raporlarının bulunduğunu fakat ölmeden önceki saatte hiç nöbet geçirmediklerini söyledi. Diğer iki hastada ise yaşam desteği alındıktan sonra ne aynı kalp atışı artışına ne de artan beyin aktivitesine rastlandı.

Dr. Mihaylova sözlerini şöyle tamamladı: "Bu çalışmada yer alan aynı hastaların tepki deneyimiyle bilincin gözlemlenmiş nöral izleri arasındaki bağlantıyı henüz kuramıyoruz. Bununla beraber, gözlemlenmiş bulgular kesinlikle heyecan verici ve ölen insanlardaki gizli bilinci anlamak yeni bir yapıyı oluşturuyor!”

https://www.sciencedaily.com/releases/2023/05/230501163628.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


5 Haziran 2023 Pazartesi

Orta Yaşta Sigara İçmek Hafıza Kaybı ve Kafa Karışıklığını Arttırıyor

 

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, orta yaşta sigara içenlerin hiç sigara içmeyenlere nazaran daha fazla hafıza kaybı ve kafa karışıklığı yaşadığı kanıtlandı. Ayrıca, sigara bağımlısı olan birinin sigarayı yeni bıraksa bile idrak kaybını daha az yaşadığı ispatlandı.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Ohio Eyalet Üniversitesi’nin yaptığı bu araştırma, ilk kez sigara içme ve idrak kaybı arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırma niteliğinde oldu. Çalışmada deneklere kendi kendini değerlendirme testi uygulandı. Deneklere ayrıca hafıza kaybının ve kafa karışıklığının daha kötüye gidip gitmediği ve daha sık yaşanıp yaşanmadığı gibi sorular soruldu.    

Alzheimer Hastalığı Dergisi’nde (Journal of Alzheimer’s Disease) yayınlanan araştırmanın başyazarı olan Jenna Rajczyk konuyla ilgili şunları söyledi: ”Geçen seferki araştırmada sigara içme, Alzheimer hastalığı ve diğer türdeki bunama (demans) hastalığı arasındaki ilişkiyi belirleyen bulgular; bize bu hastalığın belirtilerinin erken yaşlarda belirlenmesi için fırsat sundu.”

Ohio Eyalet Üniversitesi’nde Halk Sağlığı bölümünde Doktora öğrencisi olan Rajczyk ve aynı üniversitenin Epidemiyoloji bölümünde Öğretim Üyesi olan araştırmanın kıdemli yazarı Jeffrey Wing, şöyle konuştu:” Sigarayı bırakma yalnızca solunum ve kardiyovasküler hastalıklara iyi gelmiyor. Sigarayı bırakmanın nörolojik sağlığı korumak için de iyi olduğu kanıtlandı.

Wing, sözlerini şöyle tamamladı: "Bu gördüğümüz ilişki 45-59 yaş arası olan grupta en kayda değer olan ilişkiydi. Bu da bize şunu ispatlıyor: Eğer o yaşlarda sigarayı bırakırsanız, idraksal sağlığınıza faydalı olur. Aynı farklılığı daha yaşlı olan grupta keşfetmedik, ne kadar erken yaşta sigarayı bırakırsanız o kadar fazla yarar görürsünüz.”

Araştırma için olan veri, 2019 Ulusal Davranışsal Risk Faktörü Denetleme Sistemi’nden elde edildi.

Anket; araştırma ekibinin şu anda sigara içen, yakın zamanda sigarayı bırakan ve yıllar önce sigarayı bırakan kişiler arasında sübjektif idraksal azalma ölçümlerini (SCD) karşılaştırmaya olanak tanıdı. Analiz, 45 yaş ve üzeri 136,018 kişiyi kapsadı ve bunun %11’i ölçümlerde rapor edildi.

Çalışmada; sigara içenler, sigara içmeyenlere nazaran 1,9 kat daha fazla risk taşıyordu. 10 yıldan daha az zaman önce sigarayı bırakanlar sigara içmeyenlere nazaran 1,5 katı daha fazla riske sahipti. 10 yıldan daha fazla süre önce sigarayı bırakanlar ise sigara içmeyen grubun hemen biraz üzerinde bir riske sahipti.

Jenna Rajczyk sözlerini şöyle tamamladı: "Bu bulgular, bize sigara içmeyi bırakma süresinin gerçekten önemli olduğunu ve idraksal neticeyle bağlantılı olduğuna işaret ediyor.”

Ohio Eyalet Üniversitesi’nde Epidemiyoloji bölümünde Profesör olan Amy Ferketich de bu araştırma ekibinde yer aldı.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/12/221221121301.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.