Bilim ve Din

Bilim ve Din
health etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
health etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2026 Pazartesi

Aşırı İşlenmiş Gıda Yemeyi Kesmek Zihin Sağlığınızı Arttırır mı?

 


Amerika Birleşik Devletleri, Kaliforniya eyaleti San Francisco şehrindeki Kaliforniya Üniversitesi’nde (UCSF) küçük ve başlangıç niteliğinde yapılan bir çalışma; aşırı işlenmiş gıdaları daha az yemenin depresyon belirtilerini azaltmaya yardımcı olduğunu güçlü bir şekilde kanıtladı.

JAMA Psikiyatri dergisinde 23 Eylül 2026’da yayınlanan çalışma, Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından finanse edildi. Araştırmacılar, bu araştırmanın aynı katılımcılar üzerinde aşırı işlenmiş gıda kullandıkları zamanki ve sağlıklı diyet uyguladıkları zamanki depresyon belirtilerini karşılaştıran ilk araştırma olduğuna inanıyorlar.

Pilot çalışma sadece 20 kişiyi kapsadı fakat çalışmanın uzman yazarı Kaliforniya Üniversitesi’nde Psikiyatri, Davranışsal Bilimler ve Nöroloji bölümlerinde “Ray ve Dagmar Dolby Saygın Profesörü” unvanına sahip Dr. Andrew Krystal konuyla ilgili şunları söyledi: "Bu araştırmayı, daha büyük ölçeklisini denemek için başarılı buluyoruz.”

Depresyon Belirtileri Büyük Diyet Değişiminden Sonra Daha İyi Hale Geldiler

Araştırmaya katılan katılımcılar günlük diyetlerinde kullandıkları aşırı işlenmiş gıdaların yüzde 85’ini kestiler. Bunu yaptıktan sonra, depresyonun üç farklı ölçümünde orta dereceli ila büyük dereceli ilerleme gösterdiler. Endişe puanları da ölçülü bir şekilde iyi hale geldi.

Aşırı işlenmiş gıdalar; paketlenmiş atıştırmalıklar, hazır yemekler, şekerli içecekler ve diğer endüstriyel imal edilmiş gıdalar gibi ürünleri kapsamaktaydı. Bu ürünler; koruyucular, yapay renklendirmeler, lezzet arttırıcılar ve emülgatörler gibi içeriklere sahipti.

San Francisco’daki Kaliforniya Üniversitesi’nde Psikiyatri ve Davranışsal Bilimler bölümünde Yardımcı Profesör olan, yazışmadan sorumlu yazar Dr. Nyasha Chagwedera ise konuyla ilgili şöyle konuştu: "Diyetimizdeki aşırı işlenmiş gıdayı azaltmak zorlayıcı olabilir, çünkü o gıda son derece damak tadına uygun, ucuz ve pratik gıdadır. Aşırı işlenmiş gıda zevk verici hormon olan, şiddetli isteği arttıran Dopamin’i tetikler. Gıda şirketleri sizin daha da fazla yemek isteyeceğiniz doğru miktardaki şeker, tuz ve yağı bulmak için bilim insanlarıyla çalışıyorlar."

Bağırsak-Beyin Bağlantısını Test Etme

Araştırmaya katılan katılımcılar ortalama 44 yaşındaydı ve yüzde 70’i bayandı. Katılımcılardan 14’ünde depresyonla beraber endişe de vardı. Araştırmadaki herkes yüksek Vücut Kitle İndeksi’ne (BMI) sahipti ve hipertansiyon, şeker (diyabet) veya yüksek Düşük Dansiteli Lipoprotein Kolesterol  (LDL Kolesterol) gibi en azından bir metabolik hastalığa sahipti.

Araştırmacılar, katılımcıları iki gruba ayırdılar. Birinci grup her zamanki diyetine dört hafta boyunca devam etti, ikinci grup ise aşırı işlenmiş gıdalardan çok az yağlı diyete geçti. Katılımcılar kendi yiyeceklerini kendileri seçtiler ve araştırma grubunun onay verdiği gıdaları aldılar. Dört hafta sonra gruplar yine diyetlerini değiştirdiler.

San Francisco’daki Kaliforniya Üniversitesi’nin Metabolik ve Zihinsel Sağlık Programı’nın kurucusu olan Dr.Chagwedera, sözlerini şöyle tamamladı: ”Aşırı işlenmiş gıdalar ve depresyon arasındaki bağlantıyı benim tabirimle “Sızdıran, dengesi bozulmuş bir bağırsağın yaptıkları” olarak açıklamak mümkün. Bu fikre göre, aşırı işlenmiş gıdalar bağırsağın koruyucu astarına zarar verebilir!” Bu bağırsak zararı da ya depresyona yol açarak veyahut da insanları daha kırılgan yaparak vücutta düşük kaliteli, kronik iltihaplanmayı oluşturabilir. Bir başka deyişle, çöp gıdanın işlem süreci beyninizi dalgalandırarak bağırsağınıza zarar verebilir.”

Daha Büyük Depresyon Denemesi Planlanıyor

Çalışma küçük olduğu için, bulguları hâlâ başlangıç niteliğinde. Araştırmacılar şimdi araştırmayı daha büyük bir grupla yapmayı planlıyorlar, ikinci araştırma için olan kayıt devresi 2028’de başlayacak.

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/09/260930225448.htm’den  çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

21 Eylül 2026 Pazartesi

Kronik Stres Kalbinizi Sessiz Bir Şekilde Yeniden Şekillendiriyor Olabilir

 

Stres, yaşam stili, zihinsel sağlık ve sosyoekonomik durumlarla bağlantılı olan kronik iltihaplanma; belirtiler ortaya çıkmadan yıllar önce kalbi sessiz bir şekilde değiştirebilir. En yüksek iltihaplanma seviyesine sahip olan insanlarda kalp krizi ve inme riski yüzde 43 daha fazla, erken test ve iltihap önleyici tedavilerin ciddi kalp hastalıklarını önlemeye yardımcı olabileceği umuluyor.

Günlük yaşamla bağlantılı kronik stres; kalpte kalıcı fiziksel izler bırakabilir, kardiyovasküler sağlığa olumsuz zarar verebilir ve yaşam süresini kısaltabilir. Bu sonuç; İngiltere’deki MRC Tıp Bilimleri Laboratuvarı (LMS) ve Imperial College Londra’daki araştırmacılar tarafından yürütülen, neredeyse yarım milyon yetişkin kişinin katıldığı bir çalışmadan elde edildi (21 Eylül 2026). Bilim insanları, bu araştırmanın türünün en büyük çalışması olduğuna inanıyor.

Bilim insanlarının bulguları, yaşam stili ve sosyoekonomik durumlarla ilişkili olan kronik iltihaplanmanın kalbin yapısında zararlı değişikliklere katkıda bulunabileceğini ileri sürmektedir. Bu durumun kalp krizi ve inme riskiyle bağlantılı olduğu da görüldü.

Daha da önemlisi, bu değişimler bir kişi herhangi bir kardiyovasküler belirti fark etmeden yıllar önce de başlayabilir ve hasarın zaman içinde sessiz bir şekilde birikmesine olanak tanır.

Kan Testleri Risk Altındaki Kişileri Teşhis Etmeye Yardım Edebilir

Araştırmacılar, genetik risk sonuçlarıyla beraber iltihabı belirleyen kan testlerinin erken müdahale için insanları teşhis ettiğini ispatladılar.

İngiliz Kalp Vakfı Bilimsel ve Tıbbi Direktörü Profesör Bryan Williams, konuyla ilgili şunları söyledi: "Araştırma;  genlerimiz ve sigara içme, kötü zihinsel sağlık, sosyoekonomik statü gibi yaşam stili faktörlerinin iltihabı nasıl tetikleyebildiğine dair değerli iç görüleri sundu. Araştırma ayrıca kronik iltihaplanmayla bağlantılı kalp değişimlerinde anahtar rol oynayan birkaç iltihap proteinini de tanımladı ve iltihap giderici ilaçların kardiyovasküler hastalığı önlemede önemli bir rol oynayacağı umuluyor.”

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/09/260920222354.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Bilim İnsanları Derin Uyku Devresinin Vücuttaki Kasları Geliştirdiğini, Vücut Yağını Yaktığını ve Beyini Desteklediğini Keşfettiler

 

Araştırmacılar; büyüme hormonunun salgılanmasıyla derin uyku ilişkili beyin devresini belirlediler, bu ikisinin birbirini nasıl düzenlediğini gözler önüne serdiler. Yeni keşfedilen Geri Bildirim Döngüsü; az uykunun büyüme, kas onarımı, yağ metabolizması ve beyin fonksiyonuyla nasıl ilişkili olduğunu açıklamaya yardımcı oldu. Bu sistemi anlamak; uyku bozuklukları, metabolizma ve Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı da dâhil beyini anlamak için yeni terapiler geliştirmede öncülük edebilir.

Bilim insanları uzun zamandır büyüme hormonu seviyelerinin uyku esnasında, bilhassa derin REM dışı seviyesinde yükseldiğini biliyorlardı. Bilinmeyen tek şey ise, beynin bu süreci nasıl kontrol ettiğiydi.

Araştırmacılar şimdi Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de uyku esnasında büyüme hormonunu düzenlemeden sorumlu beyin devresini ortaya çıkardılar! Onların çalışması Cell (Hücre) dergisinde 5 Temmuz 2026’da yayınlandı. Çalışma, büyüme hormonu seviyelerini dengede tutmaya yardımcı “Geri Bildirim Döngüsü” olarak bilinen sistemi de gözler önüne serdi.

Araştırmanın başyazarı Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’in Nörobilim Departmanı ve Helen Wills Nörobilim Enstitüsü’nde Doktora sonrası Araştırma üyesi olan Xinlu Ding, konuyla ilgili şunları söyledi: "İnsanlar büyüme hormonunun salgılanmasının uykuyla derinden ilişkili olduğunu biliyorlar fakat bu sadece kan alma ve uyku esnasındaki büyüme hormonu seviyelerinin kontrol edilmesinde ortaya çıkıyordu. Biz tam olarak ne olduğunu keşfetmek için farelerdeki nöral aktiviteyi direkt olarak kaydediyoruz. Gelecekte farklı tedavileri geliştirmek için temel bir devre üzerinde çalışıyoruz. Çünkü büyüme hormonu glikoz ve yağ metabolizmasının düzenlenmesine de yardımcı oluyor. Sık olan uykusuzluk aşırı şişmanlık (obezite), diyabet ve kardiyovasküler hastalığı riskini de arttırabilir.”

Beyin Büyüme Hormonunu Uyku Esnasında Nasıl Kontrol Eder?

Büyüme hormonunun salgılanmasıyla birlikte çalışan sinir hücreleri memelilerde en eski beyin bölgesi olan Hipotalamus’un derinliklerinde yerleşiktirler. Bu sinir hücreleri, büyüme hormonu salgılayan Hormon nöronlar (GHRH) ve Somatostatin nöronlarının iki farklı çeşidini de kapsamaktadırlar.

Büyüme hormonu salgılandıktan sonra uyanıklık, dikkat, düşünme ve yeni deneyimlere tepki verme gibi aktivitelerle ilişkili olan beyin sapı bölgesi Locus Coeruleus’taki nöronlar aktif hale geçerler. Locus Coeruleus’u etkileyen sorunlar çok sayıda nörolojik ve psikiyatrik hastalıklarla bağlantılıdır.

Uyku ve Uyanıklığı Dengeleyen Geri Bildirim Döngüsü

Araştırmacılar Locus Coeruleus’la ilişkili yakın zamanda  “Geri Bildirim Döngüsü” olarak bilinen bir mekanizmayı da tanımladılar. Bu Geri Bildirim Döngüsü uyku esnasında oluştukça LOCUS Coeruleus’u uyarıp uyanıklığa teşvik ediyor.

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/06/260626030433.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

28 Şubat 2026 Cumartesi

İnsanlara Yardım Etmek Beyninizi Nasıl Etkiliyor? Araştırma, Sosyal Desteğin Nörobiyolojik Etkilerini Kanıtladı

 

İhtiyaç sahibi olan insanlara “hedeflenmiş” sosyal desteği sağlamak; Amerikan Psikiyatri Birliği’nin Biyo-Davranışsal Tıp adlı dergisinde yayınlanan bir araştırmada bildirilene göre, beynin ebeveyn bakımıyla ilişkili olan bölgelerini aktif hale getiriyor. Bu da, araştırmacıların sosyal bağlantıların sağlık üzerine olan pozitif etkilerini anlamalarına yardımcı oldu.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Pittsburgh Üniversitesi’nden Dr. Tristen K. Inagaki ve üniversite öğrencisi Lauren P. Ross’un yaptığı yeni bir araştırma, bağış yapmak gibi “hedeflenmemiş” bir destekle, ihtiyaç sahibi olan insanlara yapılan direkt “hedeflenmiş” desteğin aynı nörobiyolojik etkilere sahip olmadığını ispatladı. Araştırmacılar, konuyla ilgili şunları yazdı: "Sonuçlarımız, hedeflenmiş desteği vermenin özgün yararlarını vurgulamış oldu ve sosyal desteği vermenin sağlığa iyi geldiğini gösteren nöral yolları gözler önüne sermiş oldu.”  

Araştırma, Sosyal Desteği Vermenin Sağlığa İyi Geldiğini Gösteren “Nöral Yolu” Gösterdi

Yeni araştırma, hedeflenmiş desteği vermenin özgün bir şekilde faydalı olduğunun ek ispatını da sundu. Hem hedeflenmiş hem de hedeflenmemiş destek, beynin artan Septal Bölge’yle ilişkili olan aktivitesiydi. Bağış yapmanın verdiği “hoş duygu” teorisini de destekliyordu. Başkalarına direkt veya dolaylı yoldan kendimizi iyi hissettirdiği için yardım ederiz. *Septal Bölge; beynin gri madde yapısını oluşturan bölgedir. Bu bölge, beynin Hipokampüs bölgesiyle de bağlantılıdır.*

Çalışmanın yazarları Dr. Inagaki ve Ross konuyla ilgili son olarak şunları yazdı: “Artan Septal Bölge aktivasyonu ve azalan Amigdala aktivitesi arasındaki bağ; ihtiyacı olduğunu bildiğimiz insanlara vermek gibi sosyal desteği vermenin hedeflenmiş biçimlerinde sağlığı etkilediğini, bununla ilgili bir nöral ağın bulunduğunu ispatlamış oldu.

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180830125128.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


31 Ocak 2026 Cumartesi

Yeni Yapılan Bir Araştırma, Gülümsemenin Yüzlerde Mutluluk İfadesini Görmenin Sırrı Olduğunu Gözler Önüne Serdi

 


İngiltere‘deki Essex Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırma, bir salise gülümsemenin bile ifadesiz yüzlerde dahi mutluluk görülmesine neden olduğunu gözler önüne serdi!

Essex Üniversitesi, Psikoloji Bölümü’ndeki Dr. Sebastian Korb tarafından yürütülen çalışma; çok kısa süreli bir gülümsemenin dahi yüzlerin daha neşeli gözükmesine neden olduğunu ispatladı.

Elektriksel uyarı kullanılarak yüzlerde gülümseme yaratan ve fotoğraflara ilham veren bu öncü deney ilk kez Charles Darwin tarafından gerçekleştirilmiş, ünlendirilmiştir.

Acı vermeyen elektrik akımını almış, ayarlanmış yüz kasları kısa ve kontrol edilemez gülümseme yaratıyorlardı. Bu da, ilk kez yüz elektriksel uyarısının duygusal algılamayı etkilediğini kanıtlıyordu. 

Dr. Korb, araştırmanın Depresyon veya Parkinson ve Otizm gibi yüz ifadesini etkileyen rahatsızlıklar için tedaviler geliştirmeye yardımcı olacağını umuyor.

Dr. Korb, konuyla ilgili şunları söyledi: "Yüz kaslarının kontrol altına alınmış kısa süreli ve zayıf aktivasyonunun nötür veya biraz üzgün duran bir yüzde mutluluk yanılsamasını yaratabilmesi gerçekten de çığır açan bir bulgudur.”

Araştırma ekibi bilgisayarları kullanarak gülümsemelerin başlangıcını milisaniye keskinliğiyle kontrol altına alabildi.

Bu Essex Üniversitesi’nde yapılan çalışmaya 47 kişi katıldı. Çalışma, Social Cognitive and Affective Neuroscience (Sosyal Kognitif ve Etkili Nörobilim) adlı bilim dergisinde yayınlandı.

Katılımcılara dijital avatarlar gösterildi ve mutlu veya üzgün gözüküp gözükmedikleri soruldu. Denemelerin yarısında yüzde gülümseyen yüz kasları aktif hale getirildi.

500 salise (8.33 saniye) için üretilen zayıf bir gülümseme bile mutluluk algısını tetiklemek için yeterliydi!

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/02/240220144340.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir. 


23 Aralık 2025 Salı

Bu Beyin Keşfi, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun (ADHD’nin) Nasıl Tedavi Edildiğini Değiştirebilir

 

ADHD gibi olan dikkat eksikliği bozuklukları, beyin alakasız bir gürültüden önemli sinyalleri ayırmak için uğraştığında ortaya çıkar. Beyine her ân bilgi akışı gelmektedir ve beyinde odaklanmış olarak kalmanın yolu, önemli bir şeye tepki gösterirken o dikkati dağıtan şeyleri beyinden ayıklamaktan geçer. En yeni tedaviler bu sorunu dikkatle ilişkili olan beyin devrelerini, bilhassa Prefrontal Korteks’te olanları uyararak tedavi etmektedir. Bu tedavide kullanılan ilaçlar nöral aktiviteyi arttırarak işe yaramaktadır.

Yeni yapılan araştırma, çok farklı bir stratejiye işaret etmektedir. Araştırma, beyindeki nöral aktiviteyi arttırmak yerine, arka plandaki beyin aktivitesini azaltmanın zihin gürültüsünü kısarak odaklanmayı arttırdığını ispatlamıştır.

Beyni Sakinleştiren Gen

Nature Neuroscience dergisinde bugün yayınlanan (22 Aralık 2025) araştırmada, bilim insanları “Homer1” adlı genin bu daha sessiz yaklaşımda dikkat bozukluğunu düzenlemede anahtar rol oynadığını bildirdiler.  

Araştırma beklenenden daha fazla ilgi uyandırdı çünkü Homer1 geni otizm ve şizofreni de dâhil ilk duyusal işlemden geçirme farklılıkları durumuyla da alakalıydı.

Amerika Birleşik Devletleri, New York’taki Rockefeller Üniversitesi’nde Nöral Dinamik ve Kavrama Bölümü Skoler Horbach Ailesi Laboratuvarı’nın Başkanı olan Priya Rajasethupathy, konuyla ilgili şunları söyledi: “Keşfettiğimiz genin beyindeki dikkat üzerinde çarpıcı bir etkisi var ve insanlarla ilişkili bir gen.”

Beklenmedik Genetik Keşif

Araştırma ekibi, dikkatin ardındaki genetiği keşfetmeye başladı. Homer1 geni onların bekledikleri hedef değildi.

En beklenmeyen bulgular, ekip Homer1 geninin beyin hücrelerini nasıl etkilediğini araştırmaya başladığında ortaya çıktı. Homer1 geninin seviyelerini azaltmak, Prefrontal Korteks’teki nöronların sinir sisteminde moleküler frenler olan GABA reseptörlerinin sayısını arttırmasına yol açtı.

Bu değişim; beynin güçlü olmasını sağlarken arka plandaki gereksiz aktiviteyi azalttı, gerekli fikirler ortaya çıkınca aktivite patlamasına odaklandırdı. Nöronlar sürekli ateşleme yapmak yerine aktivitelerini doğru zamanlara sakladılar, daha keskin ve daha güvenilir tepkilere yöneldiler.

Dikkat Bozukluğunu Tedavi Etmede Daha Sakin Bir Yaklaşım

Araştırmaya öncülük eden Doktora öğrencisi Zachary Gershon’a göre sonuçlar sezgisel. Gershon, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’na sahip ve projenin kişisel olarak kendisi için anlamlı bir proje olduğunu söyledi. Gershon şöyle konuştu: “Bu, bende de olan bir bozukluk ve dikkat bozukluğu için genetik haritalandırmayı uygulamayı istememe ilham verenlerden bir tanesi. İnsanlar bana sürekli olarak derin nefes alma, farkındalık, meditasyon, sinir sistemini sakinleştirme aktivitelerini uyguladıktan sonra beyinlerinin daha iyi odaklandıklarını bildiriyorlar.”

https://scitechdaily.com/this-brain-discovery-could-change-how-adhd-is-treated/ ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 


12 Haziran 2025 Perşembe

Bilim İnsanları Size Hâlâ Aç Olduğunuzu Düşündüren Beyin Aksaklığını Keşfettiler

 

Bilim insanları; sadece hangi yiyecek yendiğini değil, ne zaman yendiğini de kodlayan, öğünlerin hatıralarını oluşturan belirli bir beyin hücresi grubunu keşfettiler.

Bugün (11 Haziran 2025) Nature Communications dergisinde yayınlanan bulgular, hafıza problemleri yaşayan insanların çoğu kez neden daha fazla yemek yediğini ve yakın zamanda kaçırılan bir öğünün açlığı nasıl aşırı tetikleyebileceğini ve neden yemek yeme bozukluğuna yönlendirebileceğini açıklıyor.

Yemek yeme esnasında beynin Ön Hipokampüs bölgesindeki nöronlar aktif hale geliyorlar ve araştırma ekibinin “Öğün Belleği” adını verdiği gıda tüketimi deneyiminin bilgisini saklayan özel hafıza izlerini oluşturuyorlar. Bilim insanları, deneyim izlerinin hatıraları saklamadaki rolü ve beyindeki diğer deneyimleri üzerinde uzun zamandır çalışmalar yapıyorlardı. Yeni yapılan çalışma, öğün deneyimlerine özel deneyim izlerini tanımladı.

Çalışmanın ilgili yazarı, Güney Kaliforniya Üniversitesi (USC) Dornsife Edebiyat, Sanat ve Bilim Koleji’nde Biyolojik Bilimler Profesörü olan Scott Kanoski, konuyla ilgili şunları söyledi: ”Deneyim izi, beyinde kalan fiziksel bir izdir. Öğün deneyim izleri; nerede yemek yediğiniz, hangi saatte yemek yediğiniz gibi çoklu bilgiyi saklayan karmaşık biyolojik veri tabanı gibidirler."

Öğün Hatıralarının Mekanizması

Çalışma, öğün hatıra nöronlarının uzun zamandır açlık ve yemek yeme davranışını kontrol ettiği bilinen beyin bölgesi olan Lateral Hipotalamus’la bağlantı kurduğunu gözler önüne serdi. Bu Hipokampüs- Hipotalamus bağlantısı bloke olduğu zaman, laboratuvar fareleri aşırı yemek yediler ve öğünlerin nerede tüketildiğini hatırlayamadılar.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/06/250611084115.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 

 

 

17 Şubat 2025 Pazartesi

Yedi Gün Oruç Tutmanın Sonunda Vücudunuz İçeriden Dışarıya Doğru Nasıl Bir Dönüşüme Uğruyor?

 

Yedi gün oruç tutmanın sonucunda vücut çok derin bir sıfırlamaya giriyor, enerji kaynaklarını değiştiriyor, yağları yakıyor ve önemli organların sağlığına bağlı olan temel protein değişimlerini aktif hale getiriyor. Bu değişimler bizlere oruç tutmanın iyileştirici faydalarından yararlanmada yeni olanaklara kapıyı açıyor…

Yakın zamanda yapılan bir araştırma, oruç tutulduktan üç gün sonra orucun tespit edilen kayda değer sağlık faydalarına ve vücuttaki moleküler uyumuna ışık tuttu.

Yakın zamandaki bu bulgular, Uzatılmış Orucun (Prolonged Fasting) bedendeki birçok organda kayda değer ve sistematik değişimleri tetiklediğini ispatladı. Bu sonuçlar; kilo kaybetmenin ötesindeki potansiyel sağlık faydalarını vurgulamakla kalmadı, etkin sonuçların sadece üç gün sonra ortaya çıkmaya başladığını gözler önüne serdi.

Oruç Tutmanın Sağlık Faydaları Açığa Çıktı

Nature Metabolism dergisinde yakın zamanda yayınlanan araştırma; vücudun uzun zaman yiyeceksiz kalmasına nasıl tepki verdiğini aydınlattı, uzun oruç tutma esnasında olan süreçlere ilişkin değerli anlayışları sundu.

İngiltere Londra Kraliçe Mary Üniversitesi, Hassas Sağlık Bakım Araştırma Enstitüsü (PHURI) ve Norveç Spor Bilimleri Okulu’ndaki araştırmacılar, orucun potansiyel sağlık faydalarını onun altında yatan moleküler mekanizmalara odaklanarak keşfettiler.  

Kontrollü Araştırmanın Detaylı Gözlemleri

Araştırmacılar, yedi gün boyunca sadece suyla tutulan oruca katılan 12 sağlıklı gönüllüyü izlediler. Gönüllülerin kanları kanlarındaki protein seviyesinin oruç öncesi, esnası ve sonrası 3,000 olması için günlük olarak yakından takip edildi. Araştırmacılar daha sonra vücudun tepkisine hangi proteinlerin katıldığını belirleyerek, büyük çaptaki araştırmalardan gelen genetik bilgiyi bütünleştirip uzatılmış orucun potansiyel sağlık sonuçlarını tahmin ettiler.

Araştırmacılar umulduğu gibi, oruç tutulan ilk iki veya üç gün vücudun enerji kaynaklarının vücutta depo edilen glikozdan yağa yer değiştirmesini gözlemledi. Gönüllüler ortalama 5,7 kg hem vücut yağ kütlesi hem de yağsız vücut kütlesi kaybetti. Oruç tuttuktan üç gün sonra yemek yediklerinde ise kiloları aynı kaldı. Yağsız vücut kütlesi neredeyse tamamen tersine dönmüştü fakat vücut yağ kütlesi aynı şekilde kaldı.

Araştırmacılar ilk defa üç gün oruç tutulduktan sonra tam kalori kısıtlamasına tüm vücudun verdiği tepkiye işaret eden protein seviyelerinde belirgin değişimlerin olduğunu gözlemlediler. Bilim insanları genel olarak tüm ana organlarda üç proteinden birinin önemli ölçüde değiştiğini ölçtüler. Bu değişimler gönüllülerde istikrarlıydı fakat kilo kaybetmenin ötesinde oruç tutmaya özgü işaretler vardı, mesela beyindeki nöronların destekleyici yapısını oluşturan proteinlerdeki değişimler gibi.

Oruç Tutmanın Etkileri Üzerine Konuşan Uzman Görüşler

Kraliçe Mary Hassas Sağlık Üniversite Araştırma Enstitüsü Yöneticisi Claudia Langenberg konuyla ilgili şunları söyledi: “İlk kez oruç tuttuğumuz zaman vücutta moleküler seviyede neler olduğunu görebildik. Oruç tutma güvenli bir şekilde yapıldığı zaman etkili bir kilo kaybetme girişimidir. Uzatmalı oruç gibi oruç tutmayı içeren popüler diyetler, kilo kaybetmenin ötesindeki sağlık faydalarını ileri sürüyorlar. Bizim sonuçlarımız da oruç tutmanın kilo kaybetmenin ötesinde faydalara sahip olduğunu gösterdi fakat bunlar tüm kalori sınırlamasından ancak 3 gün sonra gözle görülür şekilde açığa çıktı. Bu da daha önce düşündüğümüzden daha geç oldu.”

Aynı Enstitü’nün Sağlık Veri Başkanı ve Charite-Berlin Sağlık Enstitüsü Sayısal Tıp Grubu Eş Başkanı Maik Pietzner, konuyla ilgili şöyle konuştu: “Bulgularımız, çok eski bir bilgi olan oruç tutmanın bazı durumlarda neden kullanıldığı hakkında bizlere dayanak sağlamış oldu. Oruç tutma bazı durumlarda tedavi etmek için yararlı olsa da, hastalığı olan insanlar için çoğunlukla tercih edilmez. Bu bulguların oruç tutmanın bazı durumlarda neden faydalı olduğuna bilgi sağlamasını umuyoruz, böylelikle oruç tutabilen hastalar için yeni tedaviler geliştirebiliriz.”

Çeviren: Esin Tezer

https://scitechdaily.com/seven-days-of-fasting-how-your-body-transforms-inside-and-out/’dan alıntı yapılarak çevrilmiştir.

8 Şubat 2025 Cumartesi

Kalbin Kendisine Ait Bir “Beyni” Var

İsveç’teki Karolinska Enstitüsü ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Columbia Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırma, kalbin kendisine ait küçük bir beyine ve bu beynin kalp atışını kontrol eden bir sinir sistemine sahip olduğunu gösterdi. Düşünüldüğünden daha farklı ve karmaşık olan bu sistemi daha iyi anlamak, kalp hastalıklarına yeni tedavileri sağlayabilir. Nature Communications dergisinde yayınlanan çalışma zebra balığı üzerinde yürütüldü.

Kalbin uzun zamandan beri sadece beyinden sinyalleri ileten otonomik sinir sistemi tarafından kontrol edildiği düşünülmekteydi.  

Kalbin kalp duvarının yüzeysel katmanlarına gömülü olan nöral ağı, beyinden sinyalleri ileten basit bir yapı olarak kabul edilmekteydi.

Yeni yapılan araştırma ise onun bundan çok daha fazla gelişmiş bir fonksiyona sahip olduğunu ispatladı.

Kalp Atışını Kontrol Etmek

Bilim insanları şimdi kalbin hayati şekilde kendi ritmini kontrol eden karmaşık bir sinir sistemine sahip olduğunu keşfettiler.

Araştırmayı yürüten İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’nde Nörobilim Bölümü Araştırma Müdürü ve Öğretim Görevlisi olan Konstantinos Ampatzis, konuyla ilgili şunları söyledi: "Bu “Küçük Beyin” kalp atışını sağlama ve kontrol etmede anahtar role sahip. Bu da beynin hareket kabiliyeti ve nefes alma gibi fonksiyonlarını düzenlemesine benzer şekilde.

Araştırmacılar kalpte hız belirleyici özelliklere sahip küçük bir grup nöronlar da dâhil, farklı fonksiyonları olan çeşitli türdeki nöronları belirlediler.

İnsan Kalbine Benzer

Konstantinos Ampatzis sözlerine şöyle devam etti: "Kalpteki sinir sisteminin ne kadar karmaşık olduğunu görmemiz bizim için hayret vericiydi. Bu sistemi daha iyi anlamak, kalp hastalıkları için yeni kavrayışları sunabilir ve Aritmi gibi kalp ritim bozuklukları olan hastalıklar için de yeni tedavileri geliştirebilir.

Çalışma, insan kalp atış hızı ve kalp fonksiyonuna çok benzer olan hayvan modeli zebra balığı üzerinde gerçekleştirildi.

Araştırmacılar; tek hücre RNA sıralaması, anatomik çalışmalar ve elektrofizyolojik teknikler gibi metodlar karışımını kullanarak kalpteki nöronların yapısının, organizasyonunun ve fonksiyonunun haritasını çizebildiler.

Çeviren: Esin Tezer

 https://www.sciencedaily.com/releases/2024/12/241204114304.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

11 Ocak 2025 Cumartesi

Yalnızlığın Kalp Hastalığı, Felç Riski Ve Enfeksiyona Duyarlılıkla Bağlantılı Olduğu Keşfedildi

 

Yeni yapılan bir araştırma, dostlar ve ailemizle olan ilişkilerimizin bizi sağlıklı kıldığını çünkü bunun bağışıklık sistemimizi desteklediğini ve kalp hastalığı, felç ve tip 2 diyabet gibi hastalık risklerini de azalttığını kanıtladı!

İngiliz ve Çinli araştırmacılar bu sonuca İngiliz Biobank’ten 42,000’den fazla yetişkinin kan örneğinden alınan proteinlerin üzerinde çalışarak ulaştılar. Araştırmanın bulguları bugün Nature Human Behaviour dergisinde yayınlandı.

Biyolojik mekanizmaları incelemenin bir yolu, kanda dolaşan proteinleri incelemektir. Proteinler, genlerimiz tarafından üretilen moleküllerdir ve vücudumuzun düzgün çalışması için gereklidirler.

İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi ve Çin’deki Fudan Üniversitesi’ndeki bilim insanları tarafından yönetilen bir ekip, İngiltere’deki Biobank’de 40-69 yaş arasındaki yetişkinlerin 42,000’den fazla kan örneğindeki “Proteom”ları inceledi.

Ekip Proteom’ları incelediğinde ve yaş, cinsiyet ve sosyoekonomik geçmişi ayarladığında sosyal izolasyon ilişkili 175 protein ve yalnızlıkla ilişkili 26 protein olduğunu keşfetti. Bu proteinlerin pek çoğu iltihap tepkisi, viral enfeksiyon ve bağışıklık tepkilerimizin bir parçası olarak ve hatta kardiyovasküler hastalık, tip 2 diyabet, felç ve erken ölümle de bağlantılı olarak üretilmişti.

Yalnızlık sonucu yüksek seviyede salgılanan proteinlerden bir tanesi de ADM proteiniydi. Daha önce yapılan çalışmalar, bu proteinin strese tepki verme ve “Sevgi hormonu” olarak adlandırılan, stresi azaltan ve ruh halini iyileştiren Oksitosin gibi olan stres hormonlarını düzenlemede rol oynadığını kanıtladı.

Ekip, ADM proteini ve bedenimizin içerisinde neler olup bittiğini algılayan beyin duyusu olan İnsula arasında güçlü bir ilişki olduğunu keşfetti. ADM proteini seviyeleri arttıkça, bu bölgenin hacmi azalıyordu. Yüksek ADM seviyeleri duygusal, ödül ve sosyal süreçlerle ilişkili olan beyindeki Sol Kaudat’ın hacminin daha az olmasıyla da bağlantılıydı. Buna ilaveten, ADM’nin yüksek seviyeleri erken ölüm riskinin artmasıyla da ilişkiliydi.

Diğer tanımlanmış proteinler insülin direnci gelişimi, Ateroskleroz (Atardamarların kireçlenmesi) ve kanser oluşumu gibi rolleri oynarken; proteinlerin bir diğeri olan ASGR1 ise yüksek kolesterol ve kardiyovasküler hastalık riskinin artmasıyla ilişkilidir.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/01/250103125029.htm den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

18 Temmuz 2024 Perşembe

Türk Kahvesi İçmeyi Denemenin 8 Nedeni

 

1.Egzersizin Performansını Arttırır

Kafein, hem zihinsel hem de atletik performansı geliştiren doğal bir uyarıcıdır. Türk Kahvesi; yeterli seviyedeki kafein dozuyla atletik performansı iyileştirme, reaksiyon zamanını ve enerji seviyelerini geliştirme de dâhil bazı faydalar sağlar.

2.Karaciğeri Korur

Karaciğer; hormonların dengesinin kontrol edilmesi (Kortizon, Tiroid ve diğer Adrenal hormonlar) gibi çeşitli bedensel fonksiyonlarda kritik rol oynar. Hormonal dengesizlikler; Hepatit, Siroz ve Karaciğer Yağlanması gibi kronik karaciğer hastalıklarında meydana gelir. Bazı çalışmalar karaciğer yetmezliği riskinin düzenli olarak Türk Kahvesi içenlerde daha düşük olduğunu ispatlamıştır.

3.Beyni Güçlendirir ve Bilişsel Zayıflamaya Karşı Korur

Bazı çalışmalar kafeinli Türk Kahvesi’nin Alzheimer, Parkinson, Bunama (Demans) ve Felç gibi pek çok nörolojik durumu önleyebildiğini kanıtlamıştır. Bir araştırma, yeterli miktarda tüketilen Türk Kahvesi’nin Alzheimer Hastalığı’nın gelişme riskini yüzde 27 azaltmakla ilişkili olduğunu bildirmiştir. Pek çok bilimsel araştırma kahvenin ruh halini, reaksiyon zamanını ve bilişsel fonksiyonları geliştirdiğini göstermiştir.

4.Yararlı Bileşimleri İçerir

Türk Kahvesi filtrelenmiş değildir, sağlığı arttıran antioksidanlar ve polifenollar gibi olan klorojenik asitleri, yararlı biyoaktif bileşimlerin yüksek yoğunluğunu içerir.  Klorojenik Asitler iltihap (inflamasyon), kan şekeri, kolesterol ve yüksek kan basıncı seviyelerini düzeltirler. Kahve; iltihabı azaltan, enfeksiyonla savaşan ve kalp sağlığını iyileştiren diterpenoidler de dâhil güçlü diğer birçok bileşimi içerir.

5.Bazı Hastalıklara Karşı Koruyucu Etkilere Sahiptir

Türk Kahvesi tüketmek, Şeker Hastalığı (Diyabet) ve Kalp Hastalığı gibi bazı sağlık problemlerinin de riskini azaltmaya yardımcı olur. Bir araştırma her gün en az bir fincan Türk Kahvesi tüketenlerin hiç tüketmeyenlere nazaran yüzde 12 daha az Tip 2 Diyabet Hastalığı artma riskine sahip olduğunu bildirmiştir. Yapılan başka bir araştırmada da günde iki ila üç fincan kahve tüketenlerin yüzde 15 daha az kalp hastalığı riskine sahip olduğu keşfedilmiştir. Kahve tüketmenin depresyon, siroz, karaciğer kanseri ve rahim kanseri (endometriyal kanser) riskini de azalttığı bulunmuştur.  

6.Kanser Riskini Önemli Ölçüde Azaltır

Yapılan bir araştırma, Türk Kahvesi’nin erkeklerde prostat kanseri riskini ve kadınlarda rahim kanseri riskini yüzde 25 azalttığını ispatladı. Kahve, sık görülen cilt kanseri türü olan bazal hücreli karsinomun gelişimini de durduruyor.

7.Anında Enerji Sağlar

Yapılan araştırmalara göre günde en az bir fincan kahve tüketenlerin enerji seviyesi hiç kahve içmeyenlere nazaran yüzde 62 daha fazla. Kafein psikoaktif etki verir, çünkü vücut tarafından çabucak emilir.

8.Kilo Vermeye Yardımcı Olur

Türk Kahvesi; insülini kullanmaya, kan şekeri seviyesini düzenlemeye ve şekerli tatlılara karşı olan krizi azaltmaya yardımcı olan magnezyum ve potasyumu içerir. Düzenli kafein tüketimi yakıt olarak kullanılan yağ hücrelerinin yok edilmesine yardım eder. Türk Kahvesi, metabolizmayı hızlandıran ve vücudun yağ yakma mekanizması olan adrenalin hormonlarının salgılanmasıyla kalbi ve dolaşım sistemini uyarır.   

https://www.medicinenet.com/8_reasons_to_try_turkish_coffee/article.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 


4 Mayıs 2024 Cumartesi

Genetik Model Araştırmasına Göre Bir Annenin Diyeti Torunlarının Beyin Sağlığını Koruyabilir

 

Erken hamilelik döneminde elma ve şifalı bitkilerden yiyen anneler; sadece çocuklarının beyin sağlığını korumakla kalmayıp, torunlarının da beyin sağlığını koruyor. Avustralya, Melbourne’daki Monash Üniversitesi’nde Genetik Modeller kullanılarak yapılan çalışma bunu kanıtladı. 

Buluş; bir annenin diyetinin sadece kendi çocuğunun beynini değil, torunlarının beyinlerini de koruyabileceğini keşfeden bir projenin parçasıydı.

Doğa Hücresi Biyoloji Dergisi’nde (Nature Cell Biology) yayınlanan araştırma tezine göre, Monash Biyotıp Keşif Enstitüsü bazı gıdaların beyin fonksiyonunun bozulmasına karşı beyni koruyabileceğini ispatladı.

Belirgin bir biçimde ifade edilecek olunursa, çalışma; genetik model olarak yuvarlak solucanları kullandı, çünkü bu solucanların pek çok geninin insan hücrelerinin içyüzünü kavramaya olanak tanıyarak insanlarda da korunduğu keşfedildi.

Araştırmacılar; elma ve şifalı bitkilerde (reyhan, biberiye, kekik, kekik otu ve adaçayı)   bulunan bir molekülün beynin düzgün çalışması için gerekli olan iletişim ağlarının bozulmasını azaltmaya yardımcı olduğunu gösterdi.

Araştırma tezinin kıdemli yazarı Profesör Roger Pocock ve ekibi; “Aksonlar” adı verilen, 850,000 kilometre boyunca ağlarla bağlayan ve iletişim kuran beyindeki sinir hücrelerini araştırıyordu. Aksonların fonksiyon gösterebilmesi ve ayakta kalabilmesi için, mikrotübülleri de kapsayan içyapıya temel maddelerin nakledilmesi gereklidir.

Profesör Pocock, aksonların bir bozukluk sonucunda kırılgan hale gelmesinin beynin bozulmasına ve nörolojik dejenerasyona yol açtığını açıkladı.   

Profesör Pocock, ekibinin hayvanlar yaşlandıkça bozulan kırılgan aksonlarla bir genetik model oluşturduğunu söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: Bir diyette bulunan doğal ürünlerin bu aksonları sağlamlaştırıp, bozulmayı önleyip önleyemeyeceğini araştırdık. Elmalarda ve şifalı bitkilerde bulunan, akson kırılganlığını azaltan bir molekülü (Ursolik Asit) belirledik. Nasıl mı? Ursolik asitin bir tür yağı yapan geni harekete geçirmeye neden olduğunu keşfettik. Bu bir tür yağ, hayvanlar yaşlandıkça oluşan akson kırılganlığını aksonun nakledilmesini geliştirip önlüyordu ve bundan ötürü de akson sağlığını koruyordu."

Profesör Pocock, “Sfingolipid” olarak bilinen bu tür yağın gıdaların hazmedildiği annenin bağırsaklarından gelecek neslin aksonlarının korunması için annenin rahmindeki yumurtalara seyahat etmesi gerektiğini söyledi. Pocock, sonuçların umut verici olmasına rağmen insanlar üzerinde de teyit edilmesi gerektiğini de sözlerine ilave etti.

Profesör Pocock, sözlerini şöyle tamamladı: "Bir lipitin/yağın miras kaldığını ilk kez kanıtlıyoruz. Daha da fazlası, bir anneyi Sfingolid’le beslemek birbirini izleyen iki nesilde aksonları koruyor. Bu da şu manaya geliyor: Bir annenin diyeti, sadece dünyaya getirdiği çocuğun beyin sağlığını değil; onun çocuklarının beyin sağlığını da koruyabiliyor. Araştırmamız, hamilelik esnasındaki sağlıklı diyetin en iyi beyin gelişimi ve sağlığı için gerekli olduğunu doğruluyor.”

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2023/08/230803213815.htm’den  çevrilmiştir.

 

 


19 Nisan 2024 Cuma

Sağlık Ve Mutluluk Birbirine Bağlıdır

 


İyi bir sağlık ve mutlu bir hayat görüşü eşit derecede değerlidir ama birbirinden bağımsız hedefler gözükebilir. Fakat giderek artan araştırmalar, mutlu bir hayat görüşünün fiziksel sağlık için güçlü bir etkiye sahip olduğunu kanıtlıyor…

Psikolojik Bilim (Psychological Science) dergisinde yeni yayınlanan araştırmaya göre, hem internet üzerinden yapılan hem de kişisel psikolojik müdahaleyle yapılan programların fiziksel sağlık bildirimlerinde pozitif etkilere sahip olduğu ispatlandı. Her iki program da eşit derecede etkiliydi.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Georgetown Üniversitesi’nde Psikoloji Bölümü’nde Profesör olan ve araştırmanın tezinin yazarlarından biri olan Kostadin Kushlev, konuyla ilgili şunları söyledi: “Daha önceden yapılmış çalışmalar, mutlu insanların daha az mutlu insanlara nazaran daha iyi bir kardiyovasküler sağlığa sahip olduğunu ve daha iyi bağışıklık sistemi tepkileri vermeye eğilimli olduğunu ispatladı. Araştırmamız; özellikle kişisel sağlığı arttırmak için tasarlanan yöntemlerin, genel olarak sağlıklı olan yetişkinlerin bile psikolojik sağlığının arttırılmasının fiziksel sağlığa yararlı olduğunu kanıtlayan ilk rastgele denetimli deneylerden oluştu."

Araştırmada, yaşları 25 ila 75 arasındaki bir grup 155 yetişkin rastgele ya bekleme listesinde kontrol durumunda kaldılar ya da “Öz Benlik”, “Deneyimsel Benlik” ve “Sosyal Benlik” diye adlandırılan üç farklı mutluluk kaynağına yöneltilen 12 haftalık pozitif psikolojik müdahale programına atandılar.

Kushlev sözlerini şöyle tamamladı: "Tüm aktiviteler, öznel sağlığı arttırmak için kanıta dayalı destek programıydı.”

Mutlu Bir Gelecek

Psikolojik müdahale programına katılan katılımcılar 12 haftalık kurs boyunca öznel sağlık seviyelerinin arttığını bildirdi.

https://www.sciencedaily.com/releases/2020/07/200722170142.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

25 Mart 2024 Pazartesi

Hurmanın Kanıtlanmış Sağlığa 8 Faydası

 

Hurmanın Kanıtlanmış Sağlığa 8 Faydası

Bu yazı, hurma yemenin kanıtlanmış sağlığa 8 faydasından ve onu diyetinize nasıl dahil edebileceğinizden bahsediyor.

1. Hurmanın Besin Değeri Çok Yüksektir

Hurma, mükemmel besin değeri profiline sahiptir. Hurmalar kuru oldukları için kalori içerikleri diğer pek çok taze meyveden daha yüksektir. Hurmanın kalori içeriği diğer kuru meyveler üzüm ve incire benzerdir. Hurma bir sürü vitamin ve minerale sahip olduğu gibi, lif ve antioksidana da sahiptir. Fakat kuru bir meyve olduğu için yüksek kalorilidir.

2. Hurma, Yüksek Liflidir

Yeteri kadar lifli gıda almak sağlığımız için önemlidir.

100 gr.’lık hurmanın neredeyse 7 gramı lif olduğu için, hurmayı diyetinize ilave etmek lifli gıda alımınızı arttırmanın harika bir yoludur. Lif, bağırsaklarınızdaki gazı önleyerek sindirim sisteminize yardımcı olur. Dışkı oluşumuna katkıda bulunarak, düzenli bağırsak hareketlerini arttırır.

Daha da fazlası hurmadaki lif, kan şekeri kontrolü için de faydalıdır. Lif, hazmı yavaşlatır ve yemek yedikten sonra kandaki şeker seviyesinin yüksek olmasını önler.  

3. Hurma, Hastalıkla Savaşan Yüksek Antioksidanlara Sahiptir

Hurma; birçok hastalığın riskini azaltmak dahil, sağlığa çok yararı olan çeşitli antioksidanları bulundurmaktadır.

Antioksidanlar; hücrelerimizi serbest radikallerden, yani; vücudumuza zararlı reaksiyonlara yol açabilen, kolayca çürüyen ve hastalığa yönelten moleküllerden korur. Kuru incir ve eriğe nazaran hurma, en yüksek antioksidan içeriğine sahiptir. Hurmadaki en etkili 3 Antioksidan şunlardır:

Flavonoid’ler: Flavonoid’ler, iltihapları azaltan kuvvetli antioksidanlardır ve Flavonoid’lerin diyabet riskini, Alzheimer hastalığı riskini ve belirli kanser türlerini azaltmadaki potansiyeli üzerinde araştırmalar yapılmıştır.

Karotenoid’ler: Karotenoid’lerin kalp sağlığını arttırdığı ve Sarı Nokta Hastalığı gibi gözle ilgili hastalıkların riskini azalttığı kanıtlanmıştır.

Fenolik Asit: İltihaplanma önleyici özelliği bilinen Fenolik Asitler kanser ve kalp hastalığı riskini azaltırlar.

4. Hurma Yemek, Beyin Sağlığını Arttırır

Hurma yemek, beyin fonksiyonunu iyileştirir. Laboratuvar çalışmaları, hurmanın Alzheimer hastalığı gibi nörolojik dejeneratif hastalıkların riskini arttıran beyindeki interlökin (IL-6) gibi inflamatuvar belirteçleri azalttığını da keşfetti.

5. Hurma Yemek, Doğal Yoldan Olan Doğumu Kolaylaştırır

Hamileliğin son haftalarında hurma yemek rahim ağzının açılmasını artırır ve başlatılmış doğum sancısını azaltır.

6. Hurma, Doğal Tatlandırıcıdır

Hurma; meyvelerde doğal tipte bulunan şeker olan früktoz kaynağıdır.

7. Hurmanın Sağlığa Olan Diğer Yararları

Kemik Sağlığı: Hurma; fosfor, kalsiyum ve magnezyum da dahil pek çok minerale sahiptir.

Kan Şekeri Kontrolü: Hurma; düşük glisemik indekse, lif ve antioksidanlara sahip olduğu için kan şekerini düzenleme potansiyeline de sahiptir.

8. Hurmayı Diyetinize Kolaylıkla İlave Edebilirsiniz

Hurma yemenin pek çok farklı yolu vardır. Hurma çoğunlukla sade şekilde yenir fakat diğer popüler yemeklere katılıp yenebilir. 

Çeviren: Esin Tezer

https://www.healthline.com/nutrition/benefits-of-dates ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.


25 Aralık 2023 Pazartesi

Ne Kadar Çok Alkollü İçki İçerseniz, O Kadar Az Beyin Hacmine Sahip Olursunuz

 

Yeni yapılan bir çalışmaya göre, az ve ölçülü miktarda içilen alkollü içkinin bile beyine zarar verdiği kanıtlandı. Araştırmacılar; günde yarım bardak biraya denk miktarda, 1 kadeh alkollü içkiden daha az ortalama tüketimle başlayan içki içme ve azalan beyin hacmi arasındaki bağlantıyı 36,000’den fazla yetişkin üzerindeki veriyi analiz ederek keşfettiler.    

36,000 yetişkinden fazla yetişkinin veri kümesi kullanılarak yapılan araştırma, günde içilen 1 veya 2 kadeh içkinin beynin 2 yıl yaşlandığında görülen değişimlere denk olan değişimler yarattığını gözler önüne serdi! Aşırı alkollü içki tüketmek daha da fazla bağlantılıydı. Aşırı alkol tüketmek ve beyin arasındaki bilim çok açık ve netti: İkisi arasında sağlıklı bir ilişki yoktu. Aşırı alkollü içki tüketen insanlar zihinsel (kognitif) bozulmayla ilişkili beyin yapısı ve büyüklüğü değişimine sahip oluyorlar.

Fakat yeni yapılan çalışmaya göre, en az miktarda kabul edilen seviyelerdeki alkol tüketimi bile (Haftada birkaç bardak bira veya birkaç kadeh şarap) beyin için risk taşıyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Pennsylvania Üniversitesi’ndeki bir ekip tarafından yürütülen, 36,000’den fazla yetişkin üzerinden toplanan veri analizi az tüketilen alkolün bile beyin hacmini azalttığını ispatladı.

0 ila 1 kadeh arası içilen alkol beyin hacminde çok fazla bir fark yaratmadı fakat günde 1 ila 2 veya 2 ila 3 kadeh arası içilen alkol, beynin hem gri hem de beyaz maddelerinin azalmasıyla ilişkiliydi.

Bilim insanları; analizlerden aşırı derecede alkol kullananları çıkarsa bile, beynin gri ve beyaz maddelerinin azalma ilişkisi devam etti. Bilim adamları, alt beynin hacminin herhangi bir beyin bölgesine yerleşik olmadığını keşfettiler.

Araştırmacılar, bu etkiyi daha iyi anlamamız için yaşlanmaya bağlı olarak küçülen beyin büyüklüğünü alkol kullanımına bağlı olarak küçülen beyin büyüklüğüyle karşılaştırdılar. Onların modelleme çalışmasına göre, her gün tüketilen alkol miktarına eklenen bir alkol beyindeki daha fazla yaşlanma etkisini yansıttı. 0 ila günlük ortalama 1 kadeh içilen bir alkollü içki beyni 6 ay yaşlandırırken, 0 ila 4 kadeh içilen alkollü içki arasındaki ilişki ise beynin 10 yıl yaşlanmasından daha fazlaydı.

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/03/220304090349.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 


5 Temmuz 2023 Çarşamba

Siz Gülümsediğinizde, Dünya da Size Gülümser

 

Güney Avustralya Üniversitesi’nde yapılan çığır açan bir araştırma, sadece yüz kaslarınızı hareket ettirerek yaptığınız gülümsemenin zihninizi daha pozitif olmak için kandırdığını doğruluyor!

Deneysel Psikoloji (Experimental Psychology) dergisinde yayınlanan araştırma, içten gülümsemenin yüz ve vücut ifadelerindeki algısının etkisini değerlendirdi. Denekler üzerinde yapılan her iki deneyde, katılımcılardan dişlerinin arasına bir tükenmez kalemi yerleştirmeleri ve tıpkı gülümsemedeki gibi yüz kaslarını zorlayarak gülümsermiş gibi yapmaları istendi.

Araştırma; yüz kas aktivitesinin yüz ifadelerini tanımakla kalmayıp, vücut ifadelerini de tanıdığını ve daha da pozitif duygular meydana getirdiğini keşfetti.

Güney Avustralya Üniversitesi’nde önde gelen araştırmacı, insan ve yapay bilişsellik uzmanı olan Dr. Fernando Marmolejo-Ramos, bu bulgunun zihinsel sağlık için önemli iç görüler taşıdığın söyledi. Dr. Ramos, sözlerine şöyle devam etti: “Eğer kaslarınız size mutlu olduğunuzu söylüyorsa, etrafınızdaki dünyayı daha pozitif bir şekilde görmeniz mümkün. Araştırmamızda zorla gülümsemeye çalışıldığında beynin duygusal merkezi olan, sinir taşıyıcılarını (nörotransmitter’ları) salgılayıp beynin duygusal olarak pozitif hale gelmesini teşvik eden Amigdala’nın uyarıldığını keşfettik. Bunun zihinsel sağlıkla ilginç bir bağlantısı var: Eğer beyni uyarıcıyı ‘mutluluk’ olarak algılaması için kandırabilirsek, o zaman bu mekanizmayı zihinsel sağlığın artması için potansiyel olarak kullanabiliriz.”

Dr Marmolejo-Ramos, hareket ve algı arasında güçlü bir bağ olduğunu söyledi. Dr. Ramos, sözlerini şöyle tamamladı: "Özetle, görsel ve motor sistemler; biz duygusal olarak uyarıyı işlemden geçirirken birbirinin içine geçiyorlar. ‘Sen onu gerçekleştirene kadar o şey sahtedir’ yaklaşımı, beklediğimizden daha da iyi çıktı.”  

https://www.sciencedaily.com/releases/2020/08/200813123608.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


5 Haziran 2023 Pazartesi

Orta Yaşta Sigara İçmek Hafıza Kaybı ve Kafa Karışıklığını Arttırıyor

 

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, orta yaşta sigara içenlerin hiç sigara içmeyenlere nazaran daha fazla hafıza kaybı ve kafa karışıklığı yaşadığı kanıtlandı. Ayrıca, sigara bağımlısı olan birinin sigarayı yeni bıraksa bile idrak kaybını daha az yaşadığı ispatlandı.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Ohio Eyalet Üniversitesi’nin yaptığı bu araştırma, ilk kez sigara içme ve idrak kaybı arasındaki ilişkiyi inceleyen bir araştırma niteliğinde oldu. Çalışmada deneklere kendi kendini değerlendirme testi uygulandı. Deneklere ayrıca hafıza kaybının ve kafa karışıklığının daha kötüye gidip gitmediği ve daha sık yaşanıp yaşanmadığı gibi sorular soruldu.    

Alzheimer Hastalığı Dergisi’nde (Journal of Alzheimer’s Disease) yayınlanan araştırmanın başyazarı olan Jenna Rajczyk konuyla ilgili şunları söyledi: ”Geçen seferki araştırmada sigara içme, Alzheimer hastalığı ve diğer türdeki bunama (demans) hastalığı arasındaki ilişkiyi belirleyen bulgular; bize bu hastalığın belirtilerinin erken yaşlarda belirlenmesi için fırsat sundu.”

Ohio Eyalet Üniversitesi’nde Halk Sağlığı bölümünde Doktora öğrencisi olan Rajczyk ve aynı üniversitenin Epidemiyoloji bölümünde Öğretim Üyesi olan araştırmanın kıdemli yazarı Jeffrey Wing, şöyle konuştu:” Sigarayı bırakma yalnızca solunum ve kardiyovasküler hastalıklara iyi gelmiyor. Sigarayı bırakmanın nörolojik sağlığı korumak için de iyi olduğu kanıtlandı.

Wing, sözlerini şöyle tamamladı: "Bu gördüğümüz ilişki 45-59 yaş arası olan grupta en kayda değer olan ilişkiydi. Bu da bize şunu ispatlıyor: Eğer o yaşlarda sigarayı bırakırsanız, idraksal sağlığınıza faydalı olur. Aynı farklılığı daha yaşlı olan grupta keşfetmedik, ne kadar erken yaşta sigarayı bırakırsanız o kadar fazla yarar görürsünüz.”

Araştırma için olan veri, 2019 Ulusal Davranışsal Risk Faktörü Denetleme Sistemi’nden elde edildi.

Anket; araştırma ekibinin şu anda sigara içen, yakın zamanda sigarayı bırakan ve yıllar önce sigarayı bırakan kişiler arasında sübjektif idraksal azalma ölçümlerini (SCD) karşılaştırmaya olanak tanıdı. Analiz, 45 yaş ve üzeri 136,018 kişiyi kapsadı ve bunun %11’i ölçümlerde rapor edildi.

Çalışmada; sigara içenler, sigara içmeyenlere nazaran 1,9 kat daha fazla risk taşıyordu. 10 yıldan daha az zaman önce sigarayı bırakanlar sigara içmeyenlere nazaran 1,5 katı daha fazla riske sahipti. 10 yıldan daha fazla süre önce sigarayı bırakanlar ise sigara içmeyen grubun hemen biraz üzerinde bir riske sahipti.

Jenna Rajczyk sözlerini şöyle tamamladı: "Bu bulgular, bize sigara içmeyi bırakma süresinin gerçekten önemli olduğunu ve idraksal neticeyle bağlantılı olduğuna işaret ediyor.”

Ohio Eyalet Üniversitesi’nde Epidemiyoloji bölümünde Profesör olan Amy Ferketich de bu araştırma ekibinde yer aldı.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/12/221221121301.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

 

 


18 Mart 2023 Cumartesi

Oruç Tutmaya Dayalı Tedavilerde Önemli Adım

 

Gönüllü olarak tutulan oruç, örneğin, aralıklı oruç diyeti; kişisel sağlık durumuna bağlı olarak pek çok insan için faydalıdır. Örneğin süreli açlık, şeker hastalığı (diyabet) ve aşırı şişmanlık (obezite) gibi hastalıkları önlemeye ve geliştirmeye yardımcı olur. Araştırmacılar bu aralar oruç tutmanın vücutlarımızdaki pozitif etkilerini korumada bağışıklık sisteminin önemli bir rol oynadığını keşfettiler. Yeni bulgular, oruç tutmaya dayalı daha etkili tedavilerin geliştirilmesine yardımcı olacak.

Yakın zamanda yapılan araştırmalar oruç tutmanın, farklı kronik iltihaba yol açan durumları iyileştirmek için bağışıklık sistemini nasıl etkilediğini kanıtladı. Fakat bağışıklık sistemi tepkilerinin sağlıklı bir metabolizmayı nasıl belirlediği hakkında çok az şey biliniyor. Karaciğer metabolizmanın merkezi ve düzenleyicisi olduğundan, bir grup araştırmacı karaciğer hücrelerinin ve karaciğerde keşfedilen bağışıklık sistemi hücrelerinin oruç tutma esnasında birbirleriyle nasıl iletişim kurduklarını anlamaya odaklandı. Bu araştırma; Almanya’daki Helmholtz Münih Araştırma Merkezi, Ulm Üniversitesi, Münih Teknik Üniversitesi, Alman Diyabet Araştırma Merkezi, Heidelberg Üniversite Hastanesi ve Güney Danimarka Üniversitesi’nin ortak çalışmasıdır.

Bağışıklık Sistemi Aktivitesi, oruç tutmanın metabolizmaya dayalı (metabolik) tepkisi için önemlidir

Araştırmacılar karaciğer hücrelerinin ve bağışıklık sistemi hücrelerinin DNA’sını, DNA’larının hangi kısımlarının aktif olduğunu ve bunun sonucunda da hangi haberci-moleküllerin salgılandığını inceleyerek taradılar. Bilim insanlarının bulguları; bu hücrelerin birbirleriyle iletişim kurduğunu ve “Glukokortikoid Reseptörü” olarak adlandırılan, vücudumuzda neredeyse bütün hücrelerde olduğu ifade edilen molekülün rolünü ispatlamış oldu. Helmholtz Münih Araştırma Merkezi’nden olan Dr. Anne Loft, konuyla ilgili şunları söyledi: "Araştırma sırasında bağışıklık hücrelerinin, bilhassa bu reseptörün oruç tutma esnasında hücre türlerinin birbirleriyle çapraz konuşma yapmasına izin verdiğini keşfettik. Yalnızca bağışıklık sistemindeki reseptörü silerek, karaciğer hücrelerindeki oruç tutma sinyallerinin bozulduğunu gördük. Bu, şu manaya geliyor; bağışıklık hücreleri metabolizmadaki oruç tutmanın etkisini direkt olarak etkileyebiliyorlar."

Ulm Üniversitesi’nden Giorgio Caratti ve Jan Tuckermann da konuyla ilgili şunları ilave ettiler: "Aslına bakılırsa, bu süreci sağlıklı olunan koşullarda ilk kez gördük. Bağışıklık sisteminin tepkilerinin metabolizmamızı sağlıklı olunmayan koşullarda etkilediğini biliyorduk fakat bu bizim için yeniydi. Bu sonuç, bağışıklık sistemi aktivitesinin düşük seviyesi veya iltihabın (inflamasyon) oruç tutmaya karşı dengeli metabolik tepki olarak gerekli olduğunu kanıtlıyor."

Helmhotz Münih Araştırma Merkezi’ndeki araştırmayı yürüten Stephan Herzig de konuyla ilgili şunları söyledi: "Gönüllü olarak tutulan orucun tip 2 diyabet ve aşırı şişmanlık da dahil bazı insan metabolik hastalıklarında faydalı olduğu ispatlanmış oldu. Bu metabolik hastalıklardan ıstırap çeken insan sayısındaki artış ise hayret verici. Bulgularımız, bu hastalıkların ardındaki moleküler mekanizmaları anlamaya hizmet ediyor ve sonunda da bizleri etkili oruç tutmaya dayalı tedavilerin geliştirilmesine yönlendirecek.”

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/02/220208105216.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.