Bilim ve Din

Bilim ve Din
AhmedHulusi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AhmedHulusi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Bu Yaygın Vitaminin Bilişsel Puanlarda Yüzde 13 Daha İyi Sonuç Aldırdığı Meydana Çıktı

 

Şu an 7 milyondan fazla Amerikalı Alzheimer Demans’ıyla yaşıyor ve bu rakamın 2050 yılında yaklaşık 13 milyona çıkması bekleniyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Atlanta, Georgia’daki Emory Üniversitesi’nde yeni yapılan bir araştırma; yüksek D vitamini alımının artan demans (bunama) oluşumu riskine sahip yetişkinlerde daha güçlü bilişsel performansla ilişkili olduğunu ileri sürdü.      

Çalışma, demansın erken evreleriyle ilişkili uyku bozuklukları ve hafif bilişsel bozukluklara sahip 54 yetişkinin üzerinde yapıldı. Günde en az 5,000 IU D vitamini alan katılımcılar hiç D vitamini almayan katılımcılara nazaran bilişsel fonksiyon ölçümlerinde daha iyi sonuçlar aldılar.

Daha Yüksek D Vitamini Alımı Daha Yüksek Bilişsel Puanlarla Bağlantılıydı

Sleep Magazine (Uyku Magazin)de yakın zamanda (23 Ağustos 2026)‘da yayınlanan bulgular; araştırmacılar diğer faktörleri ayarlasalar bile günde 5,000 IU veya daha fazla D vitamini alan katılımcıların almayan katılımcılara nazaran Montreal Bilişsel Araştırması’nda yüzde 13 daha yüksek puan aldığını kanıtladı.

D2 Vitamini ve D3 Vitamini Benzer Sonuçlar Gösterdi

Araştırmacılar, D Vitamini formunun fark yaratıp yaratmadığını da incelediler.  Tipik olarak bitkiler veya mantardan alınan D2 Vitamini ve vücudun güneşe maruz kalmasından üretilen, hayvansal bazlı gıdalardan da alınan D3 Vitamini performansı birbirine benzerdi.

D Vitamini, vücudun kas ve sinir fonksiyonu için temel bir besin öğesidir ve uyku kalitesi, uyku-uyanıklık hallerinde rol oynar. Alzheimer hastalığına sahip olan insanlarda uyku problemleri yaygındır. Hafif ila orta seviyede Alzheimer hastalığına sahip olan insanlar uyku bozuklukları yaşadıklarını bildirmişlerdir, bu durum da az uyku ve bilişsel düşüş arasında iki yönlü ilişki olduğuna işaret etmektedir. 

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/08/260822015138.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Bilim İnsanları Derin Uyku Devresinin Vücuttaki Kasları Geliştirdiğini, Vücut Yağını Yaktığını ve Beyini Desteklediğini Keşfettiler

 

Araştırmacılar; büyüme hormonunun salgılanmasıyla derin uyku ilişkili beyin devresini belirlediler, bu ikisinin birbirini nasıl düzenlediğini gözler önüne serdiler. Yeni keşfedilen Geri Bildirim Döngüsü; az uykunun büyüme, kas onarımı, yağ metabolizması ve beyin fonksiyonuyla nasıl ilişkili olduğunu açıklamaya yardımcı oldu. Bu sistemi anlamak; uyku bozuklukları, metabolizma ve Alzheimer hastalığı, Parkinson hastalığı da dâhil beyini anlamak için yeni terapiler geliştirmede öncülük edebilir.

Bilim insanları uzun zamandır büyüme hormonu seviyelerinin uyku esnasında, bilhassa derin REM dışı seviyesinde yükseldiğini biliyorlardı. Bilinmeyen tek şey ise, beynin bu süreci nasıl kontrol ettiğiydi.

Araştırmacılar şimdi Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley’de uyku esnasında büyüme hormonunu düzenlemeden sorumlu beyin devresini ortaya çıkardılar! Onların çalışması Cell (Hücre) dergisinde 5 Temmuz 2026’da yayınlandı. Çalışma, büyüme hormonu seviyelerini dengede tutmaya yardımcı “Geri Bildirim Döngüsü” olarak bilinen sistemi de gözler önüne serdi.

Araştırmanın başyazarı Kaliforniya Üniversitesi Berkeley’in Nörobilim Departmanı ve Helen Wills Nörobilim Enstitüsü’nde Doktora sonrası Araştırma üyesi olan Xinlu Ding, konuyla ilgili şunları söyledi: "İnsanlar büyüme hormonunun salgılanmasının uykuyla derinden ilişkili olduğunu biliyorlar fakat bu sadece kan alma ve uyku esnasındaki büyüme hormonu seviyelerinin kontrol edilmesinde ortaya çıkıyordu. Biz tam olarak ne olduğunu keşfetmek için farelerdeki nöral aktiviteyi direkt olarak kaydediyoruz. Gelecekte farklı tedavileri geliştirmek için temel bir devre üzerinde çalışıyoruz. Çünkü büyüme hormonu glikoz ve yağ metabolizmasının düzenlenmesine de yardımcı oluyor. Sık olan uykusuzluk aşırı şişmanlık (obezite), diyabet ve kardiyovasküler hastalığı riskini de arttırabilir.”

Beyin Büyüme Hormonunu Uyku Esnasında Nasıl Kontrol Eder?

Büyüme hormonunun salgılanmasıyla birlikte çalışan sinir hücreleri memelilerde en eski beyin bölgesi olan Hipotalamus’un derinliklerinde yerleşiktirler. Bu sinir hücreleri, büyüme hormonu salgılayan Hormon nöronlar (GHRH) ve Somatostatin nöronlarının iki farklı çeşidini de kapsamaktadırlar.

Büyüme hormonu salgılandıktan sonra uyanıklık, dikkat, düşünme ve yeni deneyimlere tepki verme gibi aktivitelerle ilişkili olan beyin sapı bölgesi Locus Coeruleus’taki nöronlar aktif hale geçerler. Locus Coeruleus’u etkileyen sorunlar çok sayıda nörolojik ve psikiyatrik hastalıklarla bağlantılıdır.

Uyku ve Uyanıklığı Dengeleyen Geri Bildirim Döngüsü

Araştırmacılar Locus Coeruleus’la ilişkili yakın zamanda  “Geri Bildirim Döngüsü” olarak bilinen bir mekanizmayı da tanımladılar. Bu Geri Bildirim Döngüsü uyku esnasında oluştukça LOCUS Coeruleus’u uyarıp uyanıklığa teşvik ediyor.

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/06/260626030433.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

13 Haziran 2026 Cumartesi

Yeni Yapılan Bir Araştırmaya Göre, Beyniniz 90’lı Yaşlarda da Kendini Geliştirmeye Devam Edebilir

 


19 ila 94 yaş arasındaki 4,000’e yakın yetişkin üzerinde 3 yıl boyunca yapılan bir araştırma, beyin sağlığının genel inanışın aksine yaşlandıkça azaldığını değil; tam tersi her yaşta gelişebileceğini kanıtladı. Katılımcılar her gün birkaç dakika boyunca beyin geliştirme aktivitelerine zaman ayırdılar ve araştırmacılar net düşünme, duygusal iyilik hali ve belli bir amaca sahip olma da dâhil beyin sağlığının özelliklerinde gelişme kaydedildiğini ispatladılar.

Amerika Birleşik Devletleri, Dallas’taki Teksas Üniversitesi’nin Beyin Sağlığı Merkezi’nde 3 yıl boyunca yeni bir araştırma yapan araştırmacılar, yaşlanmanın otomatik olarak zihinsel keskinliği kaybetme manasına gelmediğini ileri sürdüler. Bulgular, bunun aksine beyin sağlığı ve algılama yeteneklerinin tüm yaşam boyunca gelişmeye devam edebileceğine işaret etti.

Nature dergisinin Bilimsel Raporları’nda 13 Haziran 2026’da yayınlanan araştırma, insanların ömürleri boyunca beyin sağlıklarını nasıl güçlendirebileceklerini ve nasıl en iyi hale getirebileceklerini daha iyi anlamak için 2020 yılında Beyin Sağlığı Merkezi tarafından başlatılan Beyin Sağlığı Projesi’nden gelen veriye dayanarak yayınlandı.

Araştırmacılar 19 ila 94 yaş arası 3,966 yetişkini izlediler. Bu grup, Beyin Sağlığı Projesi katılımcılarının yaklaşık beşte birlik bir kısmını temsil etti. Katılımcılar, üç yıl boyunca günde 5 ila 15 dakika gerektiren kısa eğitim aktivitelerini tamamladılar.

Beyin Sağlığı İndeksi, Zamanla Olan Değişimlerin İzini Sürdü

Bu Bilimsel Raporlar çalışmasının Beyin Sağlığı Merkezi Kliniksel Araştırma Direktörü ve araştırmanın yazarı, Davranışsal ve Beyin Bilimleri Okulu’nda Ek Asistan Profesör de olan Lori Cook, bulguların yaşlanma ve algılama hakkındaki yaygın varsayımlara meydan okuduğunu söyledi. Cook, konuyla ilgili şöyle konuştu: “Her beyin, bir parmak izi gibi kendine özgüdür ve gelişim için potansiyele sahiptir. Bu çalışma, beyin sağlığının her yaşta proaktif olarak işlenmiş olabileceğini ispatlayarak beynin yaygın kaçınılmaz algılama azalması anlatımına itirazda bulundu.”

Beyin Gelişimi Tüm Yaşlarda Görüldü

Araştırmacılara göre, pozitif olan değişimler 80’li yaşlardaki katılımcılarda gözlemlendi. Bu da beyin sağlığını geliştirmek için yapılan gayretlerin hastalık belirtileri veya hastalık daha belirmeden uzun zaman önce bile faydalı olduğunu ve daha sonraki yaşlarda da etkili kalabileceğini gösterdi.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/06/260613034222.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

21 Mayıs 2026 Perşembe

Bilim İnsanları, Anksiyeteye Yol Açabilecek Gizli Bir Beyin Besininin Eksikliğini Keşfetti

 

Anksiyete bozukluğu (Kaygı bozukluğu) olan kişilerde; hafıza, ruh hali, hücre yapısı ve sinir sinyalleşmesiyle bağlantılı temel besin maddesi olan Kolin ile ilgili beyin kimyasında ölçülebilir bir değişiklik görülebilir.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kaliforniya Üniversitesi, Davis Sağlık Merkezi’nde yapılan bir araştırma; anksiyete bozukluğu teşhisi konmuş kişilerin beyinlerinde anksiyetesi olmayan kişilere nazaran daha düşük kolin seviyelerine sahip olduğunu ortaya çıkardı. Nature dergisi kuruluşu olan Moleküler Psikiyatri (Molecular Psychiatry) dergisinde yayınlanan bu çalışma (16 Mayıs 2026), çeşitli farklı teşhislerde anksiyete ile bağlantılı olabilecek kimyaya az bulunan bir bakışı sundu.

Beyinde Tutarlı Bir Kimyasal Sinyal

Bununla ilgili en dikkat çekici bulgu ise kolindi. Kaygı bozukluğu olan kişilerin beyinlerinde bu besin maddesinin seviyesi, kontrol gruplarındaki kişilere kıyasla yaklaşık yüzde 8 daha düşüktü. Bu durum da; bilhassa düşünce, duygu, karar verme ve davranışı düzenlemeye yardımcı beyin bölgesi olan Prefrontal Korteks’te belirgin bir durumdaydı.

Kolin Sağlayan Besinler  

Kolin, birçok yaygın gıdada bulunmaktadır. Zengin kaynaklar arasında sığır karaciğeri, yumurta (bilhassa sarısı), sığır eti, tavuk, balık, soya fasulyesi ve süt sayılabilir. Bu araştırma, kaygı ile beynin her gün ihtiyaç duyduğu bir besin maddesi arasındaki olası bir biyolojik bağlantıyı öne çıkarmış oldu.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/05/260515234759.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

 

 

8 Nisan 2026 Çarşamba

Bilim İnsanları Zekânızın Annenizden Geldiğini Teyit Ediyorlar

Cambridge Üniversitesi’ndeki bilim insanları, annenin X kromozomundaki genlerin beyninizin şekillenmesinde nasıl yönlendirici rol oynadığını keşfettiler

Zekânın şimdiye kadar hem baba hem de annenin genlerinden geldiğini sanıyorduk. Fakat yapılan yeni bir araştırmaya göre zekâ, annenin X kromozomundan geliyor. Zekâ genleri, annenin X kromozomunda yerleşik durumdalar. Zeki bir anne, babaları o kadar akıllı olmasa da zeki çocuklara sahip oluyor. Cambridge Üniversitesi’ndeki bilim insanları bu araştırmayı yürüttü.

“Şartlanmış Genler” adlı genler kaynağına göre farklı davranıyorlar. Bu genler, soylarının izini belirleyen kendine özgü biyokimyasal işaretleyiciye sahipler. Bundan başka bu genler, aktif olup olmadıklarını veya soy hücrelerinin içinde olup olmadıklarını gözler önüne seriyorlar. Eğer o aynı gen kalıtsal olarak babadan geldiyse aktif halde olmuyor. Diğer genler ise bunun tam tersi çalışıyorlar. Bu genler sadece babadan geldilerse aktif halde oluyorlar. 

Bu yeni yapılan araştırmaya göre, annenin genleri direkt olarak embriyodaki Serebral Korteks’e gidiyor. Bu genler; dikkat, hafıza, farkındalık, algılama, düşünce, lisan ve bilinçte önemli rolü oynuyorlar. Benzer bir şekilde, babanın genleri de Limbik Sistem’e gidiyor. Bu genler de dokuların büyümesi ve plasentanın oluşumundan sorumlular. Bilim insanları, sadece annenin genlerinin rahime transfer olduğunu ve daha sonra onlar öldüğünde embriyoların oluştuğunu keşfettiler. Babadan gelen “Şartlanmış Genler”in de sadece anneden geldiğinde aktif hale geldiğini kanıtladılar.  Bu önemli bir gelişmeydi; beynin evrimini, genomun şartlanmasını anlamak için bir anahtardı.  

Buna ilaveten bilim insanlarına göre, eğer bu genler bir embriyonun gelişimi için vazgeçilmezse hayvanların ve insanların hayatında da kayda değer rol oynamalıydılar. Fakat sorun embriyoların neden sadece bir ebeveynin genleriyle çabucak nasıl öldüğünü kanıtlamaktı. Bu da bize zekânın ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkinin kalitesiyle uyuştuğunu da ispatlıyor.

Aslına bakılırsa zekâ, ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkinin yüksek kalitesiyle çok yakından ilişkili. Yaşamının ilk yıllarında dikkate sahip olan çocuklar, sorunları daha fazla çözebiliyorlar. Onlar aynı zamanda tutkulular fakat annelerimizin müthiş olduklarını bilmek de mükemmel!       

https://www.techexplorist.com/scientists-confirm-intelligence-comes-mother/3785/’den çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer                                


24 Mart 2026 Salı

Bilim İnsanları, Egzersiz Yapmanın Alzheimer Hastalığından Nasıl Koruduğunu Gözler Önüne Serdi

 

Kaliforniya Üniversitesi, San Francisco’daki araştırmacılar; egzersiz yapmanın düşünmeyi ve hafızayı neden güçlendirdiğini açıklayan biyolojik süreci belirlediler. Onların bulguları; fiziksel aktivitenin beyinde inşa edilmiş savunma sistemini güçlendirdiğini, yaşa bağlı zarardan korumaya yardımcı olduğunu kanıtladı. (18 Şubat 2026)

İnsanlar yaşlandıkça, kan-beyin bariyeri daha hassas bir hale gelir. Bu sıkı bir şekilde olan kan damarı ağı, normalde beyni kan dolaşımında dolaşan zararlı maddelerden korur. Fakat zaman geçtikçe bu kan damarı ağı beyin dokusuna zararlı bileşiklerin girmesine izin verir, sızıntı yapar hale gelebilir. Bunun sonucu da, bilişsel azalmayla bağlantılı olan iltihaplanmadır. Bu iltihaplanmaya sıklıkla Alzheimer hastalığı gibi hastalıklarda rastlanır.

GPLD1, Beyin İltihaplanmasını Nasıl Azaltıyor?

Bilim insanları, GPLD1 adlı enzimin “TNAP” adlı diğer proteini de etkilediğini keşfettiler.  *GPLD1,egzersizle karaciğerden salgılanan ve yaşlanan beyni gençleştirerek bilişsel işlevleri iyileştiren bir enzimdir.

Araştırmada fareler yaşlanmaya başladıkça, TNAP kan-beyin bariyerini oluşturan hücreleri biriktirdi. Bu birikim, bariyeri zayıflattı ve sızma durumunu arttırdı. Fareler egzersiz yapmaya başlayınca, karaciğerleri kan dolaşımına GPLD1 enzimini salgıladı. Enzim, beyini çevreleyen kan damarlarına doğru seyahat etti ve o hücrelerin yüzeyinden TNAP proteinini kaldırdı, bariyeri onarmaya yardımcı oldu.

Kaliforniya Üniversitesi, San Francisco (UCSF) Bakar Yaşlanma Araştırma Enstitüsü’nde Yardımcı Yönetici olan Dr. Saul Villeda konuyla ilgili şunları söyledi: "Bu keşif bizlere beyin yaşlandıkça vücudu anlamanın nasıl bağlantılı olduğunu gösterdi. Villeda, 18 Şubat 2026’da Hücre Dergisi’nde (Cell Journal) yayınlanan tezin kıdemli yazarıdır. 

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/02/260219040752.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


28 Şubat 2026 Cumartesi

İnsanlara Yardım Etmek Beyninizi Nasıl Etkiliyor? Araştırma, Sosyal Desteğin Nörobiyolojik Etkilerini Kanıtladı

 

İhtiyaç sahibi olan insanlara “hedeflenmiş” sosyal desteği sağlamak; Amerikan Psikiyatri Birliği’nin Biyo-Davranışsal Tıp adlı dergisinde yayınlanan bir araştırmada bildirilene göre, beynin ebeveyn bakımıyla ilişkili olan bölgelerini aktif hale getiriyor. Bu da, araştırmacıların sosyal bağlantıların sağlık üzerine olan pozitif etkilerini anlamalarına yardımcı oldu.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Pittsburgh Üniversitesi’nden Dr. Tristen K. Inagaki ve üniversite öğrencisi Lauren P. Ross’un yaptığı yeni bir araştırma, bağış yapmak gibi “hedeflenmemiş” bir destekle, ihtiyaç sahibi olan insanlara yapılan direkt “hedeflenmiş” desteğin aynı nörobiyolojik etkilere sahip olmadığını ispatladı. Araştırmacılar, konuyla ilgili şunları yazdı: "Sonuçlarımız, hedeflenmiş desteği vermenin özgün yararlarını vurgulamış oldu ve sosyal desteği vermenin sağlığa iyi geldiğini gösteren nöral yolları gözler önüne sermiş oldu.”  

Araştırma, Sosyal Desteği Vermenin Sağlığa İyi Geldiğini Gösteren “Nöral Yolu” Gösterdi

Yeni araştırma, hedeflenmiş desteği vermenin özgün bir şekilde faydalı olduğunun ek ispatını da sundu. Hem hedeflenmiş hem de hedeflenmemiş destek, beynin artan Septal Bölge’yle ilişkili olan aktivitesiydi. Bağış yapmanın verdiği “hoş duygu” teorisini de destekliyordu. Başkalarına direkt veya dolaylı yoldan kendimizi iyi hissettirdiği için yardım ederiz. *Septal Bölge; beynin gri madde yapısını oluşturan bölgedir. Bu bölge, beynin Hipokampüs bölgesiyle de bağlantılıdır.*

Çalışmanın yazarları Dr. Inagaki ve Ross konuyla ilgili son olarak şunları yazdı: “Artan Septal Bölge aktivasyonu ve azalan Amigdala aktivitesi arasındaki bağ; ihtiyacı olduğunu bildiğimiz insanlara vermek gibi sosyal desteği vermenin hedeflenmiş biçimlerinde sağlığı etkilediğini, bununla ilgili bir nöral ağın bulunduğunu ispatlamış oldu.

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180830125128.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


31 Ocak 2026 Cumartesi

Yeni Yapılan Bir Araştırma, Gülümsemenin Yüzlerde Mutluluk İfadesini Görmenin Sırrı Olduğunu Gözler Önüne Serdi

 


İngiltere‘deki Essex Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırma, bir salise gülümsemenin bile ifadesiz yüzlerde dahi mutluluk görülmesine neden olduğunu gözler önüne serdi!

Essex Üniversitesi, Psikoloji Bölümü’ndeki Dr. Sebastian Korb tarafından yürütülen çalışma; çok kısa süreli bir gülümsemenin dahi yüzlerin daha neşeli gözükmesine neden olduğunu ispatladı.

Elektriksel uyarı kullanılarak yüzlerde gülümseme yaratan ve fotoğraflara ilham veren bu öncü deney ilk kez Charles Darwin tarafından gerçekleştirilmiş, ünlendirilmiştir.

Acı vermeyen elektrik akımını almış, ayarlanmış yüz kasları kısa ve kontrol edilemez gülümseme yaratıyorlardı. Bu da, ilk kez yüz elektriksel uyarısının duygusal algılamayı etkilediğini kanıtlıyordu. 

Dr. Korb, araştırmanın Depresyon veya Parkinson ve Otizm gibi yüz ifadesini etkileyen rahatsızlıklar için tedaviler geliştirmeye yardımcı olacağını umuyor.

Dr. Korb, konuyla ilgili şunları söyledi: "Yüz kaslarının kontrol altına alınmış kısa süreli ve zayıf aktivasyonunun nötür veya biraz üzgün duran bir yüzde mutluluk yanılsamasını yaratabilmesi gerçekten de çığır açan bir bulgudur.”

Araştırma ekibi bilgisayarları kullanarak gülümsemelerin başlangıcını milisaniye keskinliğiyle kontrol altına alabildi.

Bu Essex Üniversitesi’nde yapılan çalışmaya 47 kişi katıldı. Çalışma, Social Cognitive and Affective Neuroscience (Sosyal Kognitif ve Etkili Nörobilim) adlı bilim dergisinde yayınlandı.

Katılımcılara dijital avatarlar gösterildi ve mutlu veya üzgün gözüküp gözükmedikleri soruldu. Denemelerin yarısında yüzde gülümseyen yüz kasları aktif hale getirildi.

500 salise (8.33 saniye) için üretilen zayıf bir gülümseme bile mutluluk algısını tetiklemek için yeterliydi!

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/02/240220144340.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir. 


8 Ocak 2026 Perşembe

Japon Bilim İnsanları Laboratuvarda İnsan Beyninin Devrelerini Üretti

 

Japonya’daki bir araştırma ekibi (Nagoya Üniversitesi) “Assembloid” adı verilen, çok bölgeli minik beyin bölgeleri modellerini kullanarak laboratuvarda başarılı bir şekilde temel insan beyni nöral devrelerini yarattı. Bu yapılar, birden fazla etkiye sahip olabilen (Pluripotent) uyarılmış kök hücrelerden yetiştirildi ve insan beyninin farklı bölgelerinin nasıl bağlantı ve iletişim kurduğunu taklit etmek için tasarlandı. Bilim insanları, bu sistemi kullanarak Talamus’un insan beyninin Serebral Korteks’inin içerisindeki özelleşmiş nöral devrelerin şekillenmesinde temel rol oynadığını ispat ettiler.  Çalışma, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi Bildirileri dergisinde yayınlandı (7 Ocak 2026).

Kortikal Nöral Devreler Neden Önem Taşımaktadır?

Serebral Korteks, birbirleriyle ve diğer beyin bölgeleriyle etkili bir şekilde iletişim kurması gereken birçok farklı nöron türünü içerir. Bu bağlantılar; algılama, düşünme ve biliş de dâhil olmak üzere temel beyin fonksiyonları için hayati öneme sahiptir. Otizm Spektrum Bozukluğu (ASD) gibi nöro-gelişimsel rahatsızlıkları olan kişilerde, bu kortikal devreler genellikle anormal şekilde gelişir veya işlev görür. Bu nedenle, sinir devrelerinin nasıl oluştuğunu ve olgunlaştığını anlamak, bu bozuklukların biyolojik kökenlerini ortaya çıkarmak ve yeni tedavileri geliştirmek için kritik bir öneme sahiptir.

Talamus Ve Beyin Bağlantılarındaki Rolü

Kemirgenler üzerinde yapılan daha önceki araştırma, Talamus’un korteksteki nöral devreleri organize etmede önemli rol oynadığını kanıtlamıştır. Bununla beraber, insan beyninde devre oluşumu sırasında Talamus ve Korteks’in nasıl etkileşimde bulunduğu büyük ölçüde bilinmemektedir. Bu süreci insanlarda doğrudan incelemek, beyin dokusu elde etmedeki etik ve teknik sınırlamalar nedeniyle zordur. Bilim insanları, bu zorluklarla başa çıkabilmek için gerçek organlara benzeyen kök hücrelerden yetiştirilen üç boyutlu yapılar olan “Organoidler”e yöneldiler.

Beyin Rahatsızlıklarını Araştırmak İçin Yeni Bir Alet

Assembloid’leri kullanarak başarılı bir şekilde insan beyni nöral devrelerini yaratan araştırmacılar; insan beyni devrelerinin nasıl oluştuklarını, nasıl fonksiyon gösterdiklerini ve diğer hücre tipleri arasında nasıl farklı oldukları üzerinde çalışmak için yeni güçlü bir platform kurdular.

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/01/260106224630.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


23 Aralık 2025 Salı

Bu Beyin Keşfi, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun (ADHD’nin) Nasıl Tedavi Edildiğini Değiştirebilir

 

ADHD gibi olan dikkat eksikliği bozuklukları, beyin alakasız bir gürültüden önemli sinyalleri ayırmak için uğraştığında ortaya çıkar. Beyine her ân bilgi akışı gelmektedir ve beyinde odaklanmış olarak kalmanın yolu, önemli bir şeye tepki gösterirken o dikkati dağıtan şeyleri beyinden ayıklamaktan geçer. En yeni tedaviler bu sorunu dikkatle ilişkili olan beyin devrelerini, bilhassa Prefrontal Korteks’te olanları uyararak tedavi etmektedir. Bu tedavide kullanılan ilaçlar nöral aktiviteyi arttırarak işe yaramaktadır.

Yeni yapılan araştırma, çok farklı bir stratejiye işaret etmektedir. Araştırma, beyindeki nöral aktiviteyi arttırmak yerine, arka plandaki beyin aktivitesini azaltmanın zihin gürültüsünü kısarak odaklanmayı arttırdığını ispatlamıştır.

Beyni Sakinleştiren Gen

Nature Neuroscience dergisinde bugün yayınlanan (22 Aralık 2025) araştırmada, bilim insanları “Homer1” adlı genin bu daha sessiz yaklaşımda dikkat bozukluğunu düzenlemede anahtar rol oynadığını bildirdiler.  

Araştırma beklenenden daha fazla ilgi uyandırdı çünkü Homer1 geni otizm ve şizofreni de dâhil ilk duyusal işlemden geçirme farklılıkları durumuyla da alakalıydı.

Amerika Birleşik Devletleri, New York’taki Rockefeller Üniversitesi’nde Nöral Dinamik ve Kavrama Bölümü Skoler Horbach Ailesi Laboratuvarı’nın Başkanı olan Priya Rajasethupathy, konuyla ilgili şunları söyledi: “Keşfettiğimiz genin beyindeki dikkat üzerinde çarpıcı bir etkisi var ve insanlarla ilişkili bir gen.”

Beklenmedik Genetik Keşif

Araştırma ekibi, dikkatin ardındaki genetiği keşfetmeye başladı. Homer1 geni onların bekledikleri hedef değildi.

En beklenmeyen bulgular, ekip Homer1 geninin beyin hücrelerini nasıl etkilediğini araştırmaya başladığında ortaya çıktı. Homer1 geninin seviyelerini azaltmak, Prefrontal Korteks’teki nöronların sinir sisteminde moleküler frenler olan GABA reseptörlerinin sayısını arttırmasına yol açtı.

Bu değişim; beynin güçlü olmasını sağlarken arka plandaki gereksiz aktiviteyi azalttı, gerekli fikirler ortaya çıkınca aktivite patlamasına odaklandırdı. Nöronlar sürekli ateşleme yapmak yerine aktivitelerini doğru zamanlara sakladılar, daha keskin ve daha güvenilir tepkilere yöneldiler.

Dikkat Bozukluğunu Tedavi Etmede Daha Sakin Bir Yaklaşım

Araştırmaya öncülük eden Doktora öğrencisi Zachary Gershon’a göre sonuçlar sezgisel. Gershon, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’na sahip ve projenin kişisel olarak kendisi için anlamlı bir proje olduğunu söyledi. Gershon şöyle konuştu: “Bu, bende de olan bir bozukluk ve dikkat bozukluğu için genetik haritalandırmayı uygulamayı istememe ilham verenlerden bir tanesi. İnsanlar bana sürekli olarak derin nefes alma, farkındalık, meditasyon, sinir sistemini sakinleştirme aktivitelerini uyguladıktan sonra beyinlerinin daha iyi odaklandıklarını bildiriyorlar.”

https://scitechdaily.com/this-brain-discovery-could-change-how-adhd-is-treated/ ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 


9 Aralık 2025 Salı

Bilim İnsanları, Beynin Hafıza Merkezindeki Gizli Katmanları Keşfetti


 Hipokampüste yeni keşfedilen dört katmanlı bir plan, bilim insanlarının hafıza ve nörolojik hastalıklara ilişkin anlayışlarını değiştiriyor…

Bilim insanları, beynin hafıza, yön bulma ve duygu merkezlerinden biri olan hipokampal CA1 bölgesinin içinde gizlenmiş şaşırtıcı dört katmanlı bir yapıyı keşfettiler. Gelişmiş RNA görüntüleme teknikleri kullanan ekip, on binlerce nörondan 330.000'den fazla genetik sinyali haritalayarak, hipokampüs boyunca uzanan net ve değişken hücre tipi bantlarını meydana çıkardı. Bu katmanlı organizasyon, CA1'in farklı bölümlerinin neden farklı davranışları desteklediğini ve Alzheimer hastalığı ve epilepsi gibi hastalıklarda bazı nöronların neden daha kolay parçalandığını açıklamaya yardımcı olabilir.

Amerika Birleşik Devletleri, USC Keck Tıp Fakültesi'ndeki Mark ve Mary Stevens Nörogörüntüleme ve Bilişim Enstitüsü'ndeki (Stevens INI) araştırmacılar; beynin öğrenme ve hafıza için önemli bölgelerinden birinde daha önce hiç fark edilmemiş bir organizasyonel örüntüyü (Örüntü: Belli bir kurala göre devam eden sayı ya da şekil dizisi) ortaya çıkardılar. Nature Communications (6 Aralık 2025) dergisinde bildirilen bulgulara göre, bir farenin hipokampüsünün CA1 bölümü dört ayrı özel hücre tipi katmanından oluşuyor. Hipokampüs; hafıza oluşturmada, mekansal navigasyonu yönlendirmede ve duyguları etkilemede önemli bir rol oynuyor ve bu katmanların keşfi, bilginin beynin bu bölümünde nasıl hareket ettiğine dair yeni bilgiler sağlıyor. Ayrıca, bazı hücre tiplerinin Alzheimer hastalığı ve epilepsi gibi durumlarda neden özellikle savunmasız olduğuna dair ipuçlarını da sunuyor.

Çalışmanın kıdemli yazarı ve Fizyoloji, Sinirbilim ve Biyomedikal Mühendisliği Yardımcı Doçenti Dr. Michael S. Bienkowski, konuyla ilgili şunları söyledi: "Araştırmacılar uzun zamandır hipokampüsün CA1 bölgesinin farklı kısımlarının öğrenme ve hafızanın farklı yönlerini yönettiğinden şüpheleniyorlardı, ancak altta yatan hücrelerin nasıl düzenlendiği net değildi" dedi. Bienkowski, sözlerini şöyle tamamladı: “Çalışmamız, CA1 nöronlarının, her biri benzersiz bir moleküler imzayla tanımlanan farklı bir nöron tipini temsil eden dört ince, kesintisiz bant halinde düzenlendiğini gösteriyor. Bu katmanlar sabit değil; bunun yerine, hipokampüs boyunca ince bir şekilde kayıyor ve kalınlıkları değişiyor. Bu kayma örüntüsü, CA1'in her bir bölümünün kendi nöron tipi karışımını içerdiği anlamına geliyor ve bu da farklı bölgelerin neden farklı davranışları desteklediğini açıklıyor. Bu aynı zamanda, Alzheimer hastalığı ve epilepsi gibi durumlarda belirli CA1 nöronlarının neden daha savunmasız olduğunu da açıklayabilir: Bir hastalık belirli bir katmanın hücre tipini hedef alıyorsa, etkiler CA1'de o katmanın hangi hücre tipini en belirgin olarak etkilediğine bağlı olarak değişecektir.”

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/12/251206030752.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

5 Kasım 2025 Çarşamba

Yürüyüş Yapmak Beynin Alzheimer Hastalığına Karşı En İyi Savunması Olabilir

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, günlük rutininize biraz daha adım sayısı eklemek bile Alzheimer hastalığına karşı savunmasız olanlar için dahi hastalığın gelişimini geciktirebilir. Nature Medicine dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, Harvard Üniversitesi’nin sağlık araştırma sistemi olan Mass General Brigham’daki bilim insanları Alzheimer hastalığıyla bağlantılı olan amiloid-beta adlı proteinin yüksek seviyelerine sahip yaşlı yetişkinlerde fiziksel aktivitenin onların bilişsel zayıflamalarını azalttığını keşfetti.

Günde ortalama 3,000 ila 5,000 adım atan insanlarda bilişsel zayıflama 3 yıl gecikti. 5,000 ila 7,500 adım atan insanlarda ise bu gecikme 7 yıla kadar uzadı. Aksine, yürüyüş yapmayan katılımcılarda ise Alzheimer hastalığının gelişimiyle ilişkili olan beyindeki tau proteinleri daha hızlı birikti. Bu da onların düşünme yeteneklerinde ve beyinlerinin günlük fonksiyonlarında hızlı düşüşe sebep oldu.  Araştırmanın kıdemli yazarı olan, Mass General Brigham Nöroloji Departmanı’nda görev yapan Dr. Jasmeer Chhatwal konuyla ilgili şöyle konuştu: "Bu araştırma, Alzheimer hastalığına sahip olan fakat diğer hastalar gibi hızlı bir şekilde bilişsel düşüşe sahip olmayan insanların neden öyle olduğuna açıklık getirdi. Araştırma; eğer erken harekete geçersek, yaşam stili faktörlerinin Alzheimer hastalığının erken evrelerinin bilişsel belirtilerinin ortaya çıkmasını yavaşlatmada etkisinin olduğunu ispatlamış oldu."

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/11/251104013008.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

20 Ekim 2025 Pazartesi

Bilim İnsanları İnsan Beyninin En Güçlü Olduğu O Şaşırtıcı Yaşı Ortaya Çıkardı

 


Avustralya’daki bilim insanları, insan beyninin en yüksek zihinsel performansa 55-60 yaş aralığında ulaştığını meydana çıkardı! (16 Ekim 2025)  

Avustralya’daki Batı Avustralya Üniversitesi’nde Psikoloji Profesörü ve bu araştırmanın yazarı olan Gilles Gignac konuyla ilgili şunları söyledi: “Pek çoğumuz için beynimizin en yüksek genel psikolojik bilişsel performansı 55-60 yaş aralığında görülüyor.”  

Gignac ve ekibi, daha önceki araştırmalarının değerlendirmesinde detaylı olarak hazırlanmış yaşa bağlı 16 farklı bilişsel performans ve kişiliği belirledi.

Bilim insanları; mantıksal düşünme, hafıza, bilgi birikimi ve işlem hızının yanı sıra duygusal zekâ gibi 16 farklı psikolojik boyutu ele aldı. Bunlar arasında “Büyük Beşli” olarak bilinen kişilik özellikleri de yer alıyor. Bunlar dışa dönüklülük, duygusal istikrar, vicdanlılık, deneyime açıklık ve uyumluluk.   

Profesör Gignac konuşmasına şöyle devam etti: 'En yüksek zihinsel fonksiyon 55 ile 60 yaş aralığında oluşuyor. 65 yaştan itibaren ise bu azalmaya başlıyor.”

Araştırmanın uzmanlarına göre, vicdanlılık 65 yaşında doruk noktasına ulaşıyor.  

Gignac, araştırmayı şu sözlerle özetledi: “Orta yaş bir gerileme devresi değildir, insan zihninin psikolojik olarak olgunluk ve mantığa dayalı roller açısından eriştiği zirve noktasıdır.”

https://www.dailymail.co.uk/sciencetech/article-15197463/Scientists-reveal-age-brain-reaches-peak.html’ den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren Esin Tezer


29 Eylül 2025 Pazartesi

Beyninize Şükrettiği İçin Teşekkür Edin

 


Beyninize Şükrettiği İçin Teşekkür Edin

Nörobilim dergisinde (JNeurosci) yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, şükür duygularını tetikleyen bir beyin ağının gizemi çözüldü. Çalışma, gelecekte bu “temel yapılar”ın sosyal bilgiyi karmaşık duygulara nasıl dönüştürdüğünü araştırmaya teşvik edebilir.

Yabancılardan gıda, barınma ve kıyafet kabul eden soykırımdan kurtulanlar olarak kendilerini hayal eden katılımcılarla yakın zamanda yapılan bir nöroimajlama araştırması; şükür duymayla ilişkili beyin bölgelerinin Medial Prefrontal Korteks ve Ön Singulat Korteks olduğunu belirledi. Bununla birlikte, bu beyin kısımlarının böyle bir yardımseverliği nasıl şükre çevirdiği hala bilinmemektedir.

Klinik Araştırmacı Xiaolin Zhou ve çalışma arkadaşları, bu soruya sosyal etkileşimli bir oyunu katılımcılara oynatarak cevap aradılar. Oyunda, katılımcının ağrı dürtüsünü önlemek için arkadaşı onun için farklı miktarlardaki parayı ödeyip ödememesi hakkında karar veriyordu. Araştırmacılar, arkadaş maliyetli aktive olmuş beyin bölgelerinin ödül sunumuyla ilişkili bölgelerde ağrı azalımı seviyelerini oluşturmaya kodlanmış olduklarını keşfettiler.

 Bağlantı analizleri, bu bölgelerin şükür duygularını izleyen Ön Singulat Korteks’e bilgi verdiklerini gözler önüne serdi. Zhou ve çalışma arkadaşlarının bulguları, şükrün Ön Singulat Korteks’teki ilişkili sosyal bilgiden meydana gelebileceğine işaret ediyor.

https://www.sciencedaily.com/releases/20tt18/05/180507134649.htm’den çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

5 Eylül 2025 Cuma

Ölüm Esnasında Hatırlanan Deneyimler Bir Halüsinasyondan Daha Fazlası mı?

 

New York Üniversitesi Grossman Tıp Okulu’nun Yoğun Bakım ve Hayata Döndürme Merkezi’nin Direktörü olan Dr. Sam Parnia tarafından yönetilen ulusal ve uluslararası liderlerden oluşan çok branşlı bir ekip, “Ölüm Hakkındaki Araştırmanın Kılavuz İlkeleri, Standartları ve Ölümün Hatırlanmış Deneyimleri” adlı fikir birliği açıklamasını yayınladı. Ekip ayrıca New York Bilimler Akademisi’nin bir yıl içerisinde gerçekleşen olaylarının kayıtlarında önerilen gelecek gidişatını da yayınladı.    

Araştırmadaki araştırmacılar Nörobilim, Yoğun Bakım, Psikiyatri, Psikoloji, Sosyal Bilimler ve İnsanoğlu da dâhil pek çok tıp bilim dalını temsil ediyorlar. Ayrıca araştırmacılar Harvard Üniversitesi, Baylor Üniversitesi, Kaliforniya Riverside Üniversitesi, Virginia Üniversitesi, Virginia Commonwealth Üniversitesi, Wisconsin Tıp Okulu ve Southhampton Üniversitesi, London Üniversitesi de dâhil dünyanın pek çok saygı duyulan akademik kuruluşlarını da temsil ediyorlar.

Araştırmanın Sonuçları:

1.Hayata Döndürülme ve Yoğun Bakım Tıbbındaki gelişmeler sayesinde pek çok insan ölüm esnası ve ölüme yakın deneyimlerinde hayatta kaldı. Yakın zamanda yapılan nüfus çalışmalarına dayanarak tahmini olarak dünya üzerindeki yüz milyonlarca insanı kapsayan bu insanlar, tutarlı şekilde evrensel temalarla özgün zihinsel hatıralarını içeren ölüm esnasında hatırlanmış deneyimlerini tarif ettiler.

2.Ölüm esnasında hatırlanan deneyimler, yakın zamanda yayınlanan birçok araştırmaya göre halüsinasyonlar, illüzyonlar veya hayal gördüren ilaçlarla bağlantılı olan deneyimler değildiler. Bunun yerine, belirli anlatımı içeren algılamaya sahiptiler:

A. Vücut yükselmiş, yüce bir bilinç algısıyla bedenden ayrılır ve bu “Ölüm” kabul edilir. B.  Bir varış noktasına seyahat edilir. C. Başkalarına karşı olan tüm eylemleri, maksatları ve düşünceleri de kapsayan anlamlı ve amaç dolu yaşamı gözden geçirme meydana gelir. “Ev” gibi hissettiğin bir yerde bulunma algısı olur ve E. Hayata geri dönüş gerçekleşir.

3.Ölüm deneyimi, yakın zamanda tanımlanmamış, ayrı alt temaları zirveye çıkartmaktadır ve pozitif uzun-vadeli psikolojik dönüşüm ve büyümeyle ilişkilidir.

4. Ölümle ilgili EEG’deki yükselmiş bilinç seviyelerinin sıradan bir işareti olan Gama aktivitesinin ve elektriksel artışların ortaya çıktığını ispatlayan araştırmalar, parlak ışığı gördüğünü ve yükselmiş bilinci deneyimlediğini bildiren milyonlarca insanın iddiasını desteklemektedir.

5.Ölümle ilgili korku verici veya üzücü deneyimler; çoğu kez ne aynı temaları ne de aynı anlatımları, ölümün üstün özelliklerini, kelimelerle anlatılamamasını ve pozitif dönüştürücü etkilerini paylaşıyorlar!

Araştırmanın önde gelen yazarı Parnia sözlerine şöyle devam etti: "Ani Kalp Durması (Kardiyak Arest)” bir kalp krizi değildir, fakat bir hastalığın veya kişinin ölmesine yol açacak bir olayın son safhasını belirtir. Kalp ve ciğerlere ait (Kardiyopulmoner) Yoğun Bakım (CPR)’ın olması bize ölümün nihai gerçeklik hali değil, bunun yerine bazı insanlarda başladıktan sonra bile tersine dönme potansiyeline sahip bir süreç olduğunu ispatladı. Ölümün bilimsel çalışmasını kolaylaştıran şey de, kalp durduktan sonra dakikalar içindeki oksijen yoksunluğunda bile beyin hücrelerinin değiştirilemez bir şekilde zarar görmemesiydi. Bunun yerine, bu hücrelerin saatler içinde ölmeleriydi. Bu da bilim insanlarının ölümle ilgili olan fizyolojik ve zihinsel olayları objektif şekilde çalışmalarına olanak tanıdı.”      

Parnia sözlerini şöyle tamamladı: "Az miktarda yapılan araştırma, objektif ve bilimsel bir şekilde öldüğümüz zaman ne yaşandığını keşfetti. Bu bulgular, insanlarda bilincin nasıl var olduğu ve ileride bunun hakkında araştırma yapılması için ilgi çekici iç görüleri sunabilirler".

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/04/220407100956.htm’den  alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer 

 


7 Ağustos 2025 Perşembe

Daha Hızlı Yürüyün, Daha Uzun Yaşayın: Günde 15 Dakika Yürüyüş Bile Ömrünüzü Nasıl Uzatıyor?

 

Düzenli yürüyüş yapmanın vücut sağlığı ve iyiliği için önemli yararlara sahip olduğu son derece iyi bilinmektedir. Bu konuyla ilgili yakın zamanda yapılan bir araştırma, öncelikli olarak orta ve yüksek gelirli beyaz nüfusa odaklandı. Elsevier Yayınevi tarafından Amerikan Önleyici Tıp Dergisi (American Journal of Preventive Medicine) için yayınlanan yeni bir araştırma, (29 Temmuz 2025) hızlı bir şekilde yapılan yürüyüşün sağlığı arttırmak için etkili fiziksel bir aktivite olduğunun önemini vurguluyor. 

Amerika’daki Vanderbilt Üniversitesi Tıp Okulu Epidemiyoloji (Hastalık Oluşum İncelemesi) Bölümü, Vanderbilt Epidemiyoloji Merkezi ve Vanderbilt Üniversitesi Tıp Merkezi Vanderbilt-Ingram Kanser Merkezi’nde Baş Araştırmacı olan Dr. Wei Zheng, konuyla ilgili şunları söyledi: "Her gün yürümenin sağlığa olan faydaları bilinmekle beraber yürüme hızının ölüm oranını nasıl etkilediği, düşük gelirli ve siyahi Amerikalı nüfusundaki etkileri hakkında sınırlı bir araştırma vardı. Araştırmamız, günde 15 dakika yapılan hızlı yürüyüşün bile ölüm oranını neredeyse yüzde 20 azalttığını gösterdi! Günde üç saatten fazla yapılan yavaş yürüyüşte ise ölüm oranı daha az düşüşteydi. Bu fayda, diğer yaşam stili faktörleri ve çeşitli hassas analizler hesaba katıldığında bile güçlüydü.”

Hızlı yürümenin koruyucu etkisi tüm ölüm nedenlerini kapsıyordu fakat bu durum en fazla kardiyovasküler hastalıklar için bildirildi. Daha da önemlisi, hızlı yürümenin faydaları tüm serbest zamanda yapılan fiziksel aktivite seviyelerinden de (LTPA) bağımsızdı. Zaten yavaş yürüyen veya bazı fiziksel aktiviteleri yapanlarda bile daha hızlı yürümek ölüm oranını düşürdü.

Hızlı yürümenin faydaları üzerine yapılan araştırmanın kardiyovasküler sağlıkla ilgili olan yararları şunlardır:

1.Kalp Sağlığının Verimliliğini Arttırır: Hızlı yürüme; aerobik bir egzersiz olarak kardiyak çıkışını (kardiyak debisini) geliştirir, oksijen sevkiyatını arttırır ve tüm kardiyovasküler sağlığın daha iyi olmasına öncülük ederek kalbin pompalama hareketinin etkinliğini arttırır.

2.Kardiyovasküler Riski Faktörlerini İdare Eder: Düzenli hızlı yürüme; vücut ağırlığını ve bileşimini kontrol etmeye yardımcı olur, aşırı şişmanlığı ve yüksek tansiyon (hipertansiyon), kanda aşırı oranda yağ bulunması (dislipidemi) gibi riskleri azaltır.

3.Kolaylıkla Ulaşılabilen: Hızlı yürüme, tüm yaşlardaki ve formda olan insanlar için uygun, düşük tempolu bir aktivitedir.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/07/250729001211.htm ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

8 Temmuz 2025 Salı

Beyninizin Dopamin Saati: Beyniniz, Kendinizi Ne Zaman İyi Hissedeceğinizi Nasıl Tahmin Ediyor?

 

“Ön Tavan Bölgesi (VTA)” diye bilinen beynin küçük bir bölgesi, beynimizin ödülleri nasıl işlemden geçirdiği hakkında anahtar rol oynuyor. Beynin bu bölgesi, bağlamsal ipuçlarına dayanan gelecekteki mükâfatları tahmin etmeye yardımcı bir nörodüzenleyici olan Dopamin hormonunu salgılıyor. Cenevre Üniversitesi, Harvard Üniversitesi ve McGill Üniversitesi’nden bir ekip, VTA’nın bu konuda daha da ileri gittiğini kanıtladı: VTA, öngörülen mükâfatı kodlamakla kalmıyor, beklenen ânı da kodluyor! Bu keşif, yapay zekâyı nörobilimle birleştiren değere sahip makineyle öğrenen bir algoritma tarafından gerçekleştirildi. Çalışma, Nature dergisinde 9 Haziran 2025 tarihinde yayınlandı.

Beynin Ön Tavan Bölgesi (VTA), motivasyon ve beynin mükâfat devresinde anahtar rolü oynuyor. Dopamin’in ana kaynağı olan bu küçük nöron kümesi, bu nörodüzenleyici Dopamin hormonunu diğer beyin bölgelerine pozitif yanıt veren bir uyarıcıyla harekete geçirip gönderiyor.        

Cenevre Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Nörobilimler Bölümü’nde Profesör olan Alexandre Pouget konuyla ilgili şunları söyledi: "Başlangıçta VTA beynin mükâfat merkezi olarak düşünülmekteydi. Fakat 1990’lı yıllarda, bilim insanları VTA’nın mükâfatı kodlamakla kalmayıp, tahmin de ettiğini keşfettiler!”

Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler bir mükâfat ışık sinyalini takip ettiğinde, örneğin, VTA’nın mükâfat ânında değil de sinyal ortaya çıktığında Dopamin hormonunu salgıladığını ispatladı. Bu yanıt böylece mükâfatın tahminini mükâfatın kendisine bağlı olarak değil, sinyale bağlı olarak kodluyor.

Çok Daha Karmaşık Bir Fonksiyon

Alexandre Pouget'nin ekibinin Harvard Üniversitesi’nden Naoshige Uchida ve McGill Üniversitesi’nden Paul Masset’le birlikte yakın zamanda yaptığı ortak bir çalışma, VTA’nın kodlamasının daha önce düşünüldüğünden daha da karmaşık ve gelişmiş olduğunu gösterdi. Araştırmayı yürüten Cenevre Üniversitesi’nden olan araştırmacı "Gelecekteki mükâfatların ağırlıklı toplamını tahmin etmektense, VTA onların temporal gelişimini tahmin ediyor. Bir başka deyişle, her bir kazanım tek başına tam beklenen anda temsil ediliyor” şeklinde sözlerini tamamladı.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/06/250609054401.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 

 

 

 


12 Haziran 2025 Perşembe

Bilim İnsanları Size Hâlâ Aç Olduğunuzu Düşündüren Beyin Aksaklığını Keşfettiler

 

Bilim insanları; sadece hangi yiyecek yendiğini değil, ne zaman yendiğini de kodlayan, öğünlerin hatıralarını oluşturan belirli bir beyin hücresi grubunu keşfettiler.

Bugün (11 Haziran 2025) Nature Communications dergisinde yayınlanan bulgular, hafıza problemleri yaşayan insanların çoğu kez neden daha fazla yemek yediğini ve yakın zamanda kaçırılan bir öğünün açlığı nasıl aşırı tetikleyebileceğini ve neden yemek yeme bozukluğuna yönlendirebileceğini açıklıyor.

Yemek yeme esnasında beynin Ön Hipokampüs bölgesindeki nöronlar aktif hale geliyorlar ve araştırma ekibinin “Öğün Belleği” adını verdiği gıda tüketimi deneyiminin bilgisini saklayan özel hafıza izlerini oluşturuyorlar. Bilim insanları, deneyim izlerinin hatıraları saklamadaki rolü ve beyindeki diğer deneyimleri üzerinde uzun zamandır çalışmalar yapıyorlardı. Yeni yapılan çalışma, öğün deneyimlerine özel deneyim izlerini tanımladı.

Çalışmanın ilgili yazarı, Güney Kaliforniya Üniversitesi (USC) Dornsife Edebiyat, Sanat ve Bilim Koleji’nde Biyolojik Bilimler Profesörü olan Scott Kanoski, konuyla ilgili şunları söyledi: ”Deneyim izi, beyinde kalan fiziksel bir izdir. Öğün deneyim izleri; nerede yemek yediğiniz, hangi saatte yemek yediğiniz gibi çoklu bilgiyi saklayan karmaşık biyolojik veri tabanı gibidirler."

Öğün Hatıralarının Mekanizması

Çalışma, öğün hatıra nöronlarının uzun zamandır açlık ve yemek yeme davranışını kontrol ettiği bilinen beyin bölgesi olan Lateral Hipotalamus’la bağlantı kurduğunu gözler önüne serdi. Bu Hipokampüs- Hipotalamus bağlantısı bloke olduğu zaman, laboratuvar fareleri aşırı yemek yediler ve öğünlerin nerede tüketildiğini hatırlayamadılar.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/06/250611084115.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 

 

 

27 Mayıs 2025 Salı

Kalbin Kendi Beyni Var

 

İsveç’teki Karolinska Enstitüsü ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Columbia Üniversitesi tarafından yürütülen yeni araştırma, kalbin mini bir beyninin olduğunu gösterdi; kalbin atışını kontrol eden kendi sinir sistemi var. Zannedilenden çok daha değişik ve karmaşık olan bu sistemin daha iyi anlaşılması, kalp hastalıklarında yeni tedavilere yol açabilir. Zebra balıkları üzerinde yürütülen çalışma, Nature Communications dergisinde yayınlandı.

Kalbin uzunca bir süredir sadece beyinden gelen sinyalleri ileten otonom sinir sistemince kontrol edildiği düşünülmüştü. Kalbin kalp duvarının dış katmanlarında gömülü sinir ağının ise beyinden gelen sinyalleri aktaran basit bir yapı olduğu düşünülüyordu. Fakat son araştırmalar, kalbin bundan daha gelişmiş bir işlevi olduğunu akla getiriyor.

Kalp atışının kontrolü

Bilim insanları artık kalbin, ritmini kontrol yönünden çok önemli olan kendine ait karmaşık bir sinir sistemi olduğunu keşfetti.

İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’nün Sinirbilim Bölümü’nde çalışan ve çalışmaya önderlik eden baş araştırmacı ve Doçent Konstantinos Ampatzis konuyla ilgili şunları söyledi: “Bu ‘küçük beynin’, kalp atışını sürdürme ve kontrol etmede kilit bir rolü var. Beynin hareket ve nefes alma gibi ritmik fonksiyonları düzenlemesi gibi o da kalp atışını düzenliyor.”

Araştırmacılar, kalpte farklı işlevlere sahip birkaç nöron tipi belirlediler. Bunlar arasında kalp hızını ayarlama özellikleri bulunan ufak bir nöron grubu da yer alıyor. Klinik sonuçlar doğurabilecek bulgular, kalp atışının nasıl kontrol edildiğine dair mevcut görüşe meydan okudu.

İnsan kalbine benziyor

Ampatzis,“Kalbin içerisindeki sinir sisteminin ne kadar karmaşık olduğunu gördüğümüzde şaşırmıştık” dedi. “Bu sistemin daha iyi anlaşılması, kalp hastalıklarına dair yeni fikirler edinmemize yol açabilir ve düzensiz kalp atışı gibi hastalıklar bakımından yeni tedavilerin geliştirilmesine yardımcı olabilir.”

Çalışma, insanların kalp atış hızı ve genel kalp fonksiyonuyla güçlü benzerlikler sergileyen bir hayvan modeli olan zebra balığı üzerinde yürütüldü. Araştırmacılar kalp içerisindeki nöronların bileşimini, düzenlenişini ve işlevini tek hücreli RNA dizileme, anatomik çalışmalar ve elektrofizyolojik yöntemler gibi farklı metotları birleştirerek ortaya çıkardılar.

Yeni terapi hedefleri

Ampatzis sözlerini şöyle tamamladı: “Şimdi kalbin beyninin gerçek beyinle etkileşime girerek egzersiz, stres veya hastalık gibi farklı koşullar altında kalp fonksiyonlarını nasıl düzenlediğini araştırmaya devam edeceğiz. Kalbin sinir ağında meydana gelen bozulmaların, farklı kalp bozukluklarına nasıl katkı yaptığını inceleyerek yeni terapi hedefleri belirlemeyi amaçlıyoruz.”

Çalışma, ABD’deki Columbia Üniversitesi’nde çalışan araştırmacılarla yakın işbirliği içerisinde yürütüldü ve diğer kurumların yanısıra Dr. Margaretha Nilsson Vakfı, Erik ve Edith Fernström Vakfı, StratNeuro ile Karolinska Enstitüsü tarafından fonlandı. Bildirilen bir çıkar çatışması bulunmuyor.

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/12/241204114304.htm’den  çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer