Bilim ve Din

Bilim ve Din

17 Şubat 2025 Pazartesi

Yedi Gün Oruç Tutmanın Sonunda Vücudunuz İçeriden Dışarıya Doğru Nasıl Bir Dönüşüme Uğruyor?

 

Yedi gün oruç tutmanın sonucunda vücut çok derin bir sıfırlamaya giriyor, enerji kaynaklarını değiştiriyor, yağları yakıyor ve önemli organların sağlığına bağlı olan temel protein değişimlerini aktif hale getiriyor. Bu değişimler bizlere oruç tutmanın iyileştirici faydalarından yararlanmada yeni olanaklara kapıyı açıyor…

Yakın zamanda yapılan bir araştırma, oruç tutulduktan üç gün sonra orucun tespit edilen kayda değer sağlık faydalarına ve vücuttaki moleküler uyumuna ışık tuttu.

Yakın zamandaki bu bulgular, Uzatılmış Orucun (Prolonged Fasting) bedendeki birçok organda kayda değer ve sistematik değişimleri tetiklediğini ispatladı. Bu sonuçlar; kilo kaybetmenin ötesindeki potansiyel sağlık faydalarını vurgulamakla kalmadı, etkin sonuçların sadece üç gün sonra ortaya çıkmaya başladığını gözler önüne serdi.

Oruç Tutmanın Sağlık Faydaları Açığa Çıktı

Nature Metabolism dergisinde yakın zamanda yayınlanan araştırma; vücudun uzun zaman yiyeceksiz kalmasına nasıl tepki verdiğini aydınlattı, uzun oruç tutma esnasında olan süreçlere ilişkin değerli anlayışları sundu.

İngiltere Londra Kraliçe Mary Üniversitesi, Hassas Sağlık Bakım Araştırma Enstitüsü (PHURI) ve Norveç Spor Bilimleri Okulu’ndaki araştırmacılar, orucun potansiyel sağlık faydalarını onun altında yatan moleküler mekanizmalara odaklanarak keşfettiler.  

Kontrollü Araştırmanın Detaylı Gözlemleri

Araştırmacılar, yedi gün boyunca sadece suyla tutulan oruca katılan 12 sağlıklı gönüllüyü izlediler. Gönüllülerin kanları kanlarındaki protein seviyesinin oruç öncesi, esnası ve sonrası 3,000 olması için günlük olarak yakından takip edildi. Araştırmacılar daha sonra vücudun tepkisine hangi proteinlerin katıldığını belirleyerek, büyük çaptaki araştırmalardan gelen genetik bilgiyi bütünleştirip uzatılmış orucun potansiyel sağlık sonuçlarını tahmin ettiler.

Araştırmacılar umulduğu gibi, oruç tutulan ilk iki veya üç gün vücudun enerji kaynaklarının vücutta depo edilen glikozdan yağa yer değiştirmesini gözlemledi. Gönüllüler ortalama 5,7 kg hem vücut yağ kütlesi hem de yağsız vücut kütlesi kaybetti. Oruç tuttuktan üç gün sonra yemek yediklerinde ise kiloları aynı kaldı. Yağsız vücut kütlesi neredeyse tamamen tersine dönmüştü fakat vücut yağ kütlesi aynı şekilde kaldı.

Araştırmacılar ilk defa üç gün oruç tutulduktan sonra tam kalori kısıtlamasına tüm vücudun verdiği tepkiye işaret eden protein seviyelerinde belirgin değişimlerin olduğunu gözlemlediler. Bilim insanları genel olarak tüm ana organlarda üç proteinden birinin önemli ölçüde değiştiğini ölçtüler. Bu değişimler gönüllülerde istikrarlıydı fakat kilo kaybetmenin ötesinde oruç tutmaya özgü işaretler vardı, mesela beyindeki nöronların destekleyici yapısını oluşturan proteinlerdeki değişimler gibi.

Oruç Tutmanın Etkileri Üzerine Konuşan Uzman Görüşler

Kraliçe Mary Hassas Sağlık Üniversite Araştırma Enstitüsü Yöneticisi Claudia Langenberg konuyla ilgili şunları söyledi: “İlk kez oruç tuttuğumuz zaman vücutta moleküler seviyede neler olduğunu görebildik. Oruç tutma güvenli bir şekilde yapıldığı zaman etkili bir kilo kaybetme girişimidir. Uzatmalı oruç gibi oruç tutmayı içeren popüler diyetler, kilo kaybetmenin ötesindeki sağlık faydalarını ileri sürüyorlar. Bizim sonuçlarımız da oruç tutmanın kilo kaybetmenin ötesinde faydalara sahip olduğunu gösterdi fakat bunlar tüm kalori sınırlamasından ancak 3 gün sonra gözle görülür şekilde açığa çıktı. Bu da daha önce düşündüğümüzden daha geç oldu.”

Aynı Enstitü’nün Sağlık Veri Başkanı ve Charite-Berlin Sağlık Enstitüsü Sayısal Tıp Grubu Eş Başkanı Maik Pietzner, konuyla ilgili şöyle konuştu: “Bulgularımız, çok eski bir bilgi olan oruç tutmanın bazı durumlarda neden kullanıldığı hakkında bizlere dayanak sağlamış oldu. Oruç tutma bazı durumlarda tedavi etmek için yararlı olsa da, hastalığı olan insanlar için çoğunlukla tercih edilmez. Bu bulguların oruç tutmanın bazı durumlarda neden faydalı olduğuna bilgi sağlamasını umuyoruz, böylelikle oruç tutabilen hastalar için yeni tedaviler geliştirebiliriz.”

Çeviren: Esin Tezer

https://scitechdaily.com/seven-days-of-fasting-how-your-body-transforms-inside-and-out/’dan alıntı yapılarak çevrilmiştir.

8 Şubat 2025 Cumartesi

Kalbin Kendisine Ait Bir “Beyni” Var

İsveç’teki Karolinska Enstitüsü ve Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Columbia Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırma, kalbin kendisine ait küçük bir beyine ve bu beynin kalp atışını kontrol eden bir sinir sistemine sahip olduğunu gösterdi. Düşünüldüğünden daha farklı ve karmaşık olan bu sistemi daha iyi anlamak, kalp hastalıklarına yeni tedavileri sağlayabilir. Nature Communications dergisinde yayınlanan çalışma zebra balığı üzerinde yürütüldü.

Kalbin uzun zamandan beri sadece beyinden sinyalleri ileten otonomik sinir sistemi tarafından kontrol edildiği düşünülmekteydi.  

Kalbin kalp duvarının yüzeysel katmanlarına gömülü olan nöral ağı, beyinden sinyalleri ileten basit bir yapı olarak kabul edilmekteydi.

Yeni yapılan araştırma ise onun bundan çok daha fazla gelişmiş bir fonksiyona sahip olduğunu ispatladı.

Kalp Atışını Kontrol Etmek

Bilim insanları şimdi kalbin hayati şekilde kendi ritmini kontrol eden karmaşık bir sinir sistemine sahip olduğunu keşfettiler.

Araştırmayı yürüten İsveç’teki Karolinska Enstitüsü’nde Nörobilim Bölümü Araştırma Müdürü ve Öğretim Görevlisi olan Konstantinos Ampatzis, konuyla ilgili şunları söyledi: "Bu “Küçük Beyin” kalp atışını sağlama ve kontrol etmede anahtar role sahip. Bu da beynin hareket kabiliyeti ve nefes alma gibi fonksiyonlarını düzenlemesine benzer şekilde.

Araştırmacılar kalpte hız belirleyici özelliklere sahip küçük bir grup nöronlar da dâhil, farklı fonksiyonları olan çeşitli türdeki nöronları belirlediler.

İnsan Kalbine Benzer

Konstantinos Ampatzis sözlerine şöyle devam etti: "Kalpteki sinir sisteminin ne kadar karmaşık olduğunu görmemiz bizim için hayret vericiydi. Bu sistemi daha iyi anlamak, kalp hastalıkları için yeni kavrayışları sunabilir ve Aritmi gibi kalp ritim bozuklukları olan hastalıklar için de yeni tedavileri geliştirebilir.

Çalışma, insan kalp atış hızı ve kalp fonksiyonuna çok benzer olan hayvan modeli zebra balığı üzerinde gerçekleştirildi.

Araştırmacılar; tek hücre RNA sıralaması, anatomik çalışmalar ve elektrofizyolojik teknikler gibi metodlar karışımını kullanarak kalpteki nöronların yapısının, organizasyonunun ve fonksiyonunun haritasını çizebildiler.

Çeviren: Esin Tezer

 https://www.sciencedaily.com/releases/2024/12/241204114304.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

11 Ocak 2025 Cumartesi

Yalnızlığın Kalp Hastalığı, Felç Riski Ve Enfeksiyona Duyarlılıkla Bağlantılı Olduğu Keşfedildi

 

Yeni yapılan bir araştırma, dostlar ve ailemizle olan ilişkilerimizin bizi sağlıklı kıldığını çünkü bunun bağışıklık sistemimizi desteklediğini ve kalp hastalığı, felç ve tip 2 diyabet gibi hastalık risklerini de azalttığını kanıtladı!

İngiliz ve Çinli araştırmacılar bu sonuca İngiliz Biobank’ten 42,000’den fazla yetişkinin kan örneğinden alınan proteinlerin üzerinde çalışarak ulaştılar. Araştırmanın bulguları bugün Nature Human Behaviour dergisinde yayınlandı.

Biyolojik mekanizmaları incelemenin bir yolu, kanda dolaşan proteinleri incelemektir. Proteinler, genlerimiz tarafından üretilen moleküllerdir ve vücudumuzun düzgün çalışması için gereklidirler.

İngiltere’deki Cambridge Üniversitesi ve Çin’deki Fudan Üniversitesi’ndeki bilim insanları tarafından yönetilen bir ekip, İngiltere’deki Biobank’de 40-69 yaş arasındaki yetişkinlerin 42,000’den fazla kan örneğindeki “Proteom”ları inceledi.

Ekip Proteom’ları incelediğinde ve yaş, cinsiyet ve sosyoekonomik geçmişi ayarladığında sosyal izolasyon ilişkili 175 protein ve yalnızlıkla ilişkili 26 protein olduğunu keşfetti. Bu proteinlerin pek çoğu iltihap tepkisi, viral enfeksiyon ve bağışıklık tepkilerimizin bir parçası olarak ve hatta kardiyovasküler hastalık, tip 2 diyabet, felç ve erken ölümle de bağlantılı olarak üretilmişti.

Yalnızlık sonucu yüksek seviyede salgılanan proteinlerden bir tanesi de ADM proteiniydi. Daha önce yapılan çalışmalar, bu proteinin strese tepki verme ve “Sevgi hormonu” olarak adlandırılan, stresi azaltan ve ruh halini iyileştiren Oksitosin gibi olan stres hormonlarını düzenlemede rol oynadığını kanıtladı.

Ekip, ADM proteini ve bedenimizin içerisinde neler olup bittiğini algılayan beyin duyusu olan İnsula arasında güçlü bir ilişki olduğunu keşfetti. ADM proteini seviyeleri arttıkça, bu bölgenin hacmi azalıyordu. Yüksek ADM seviyeleri duygusal, ödül ve sosyal süreçlerle ilişkili olan beyindeki Sol Kaudat’ın hacminin daha az olmasıyla da bağlantılıydı. Buna ilaveten, ADM’nin yüksek seviyeleri erken ölüm riskinin artmasıyla da ilişkiliydi.

Diğer tanımlanmış proteinler insülin direnci gelişimi, Ateroskleroz (Atardamarların kireçlenmesi) ve kanser oluşumu gibi rolleri oynarken; proteinlerin bir diğeri olan ASGR1 ise yüksek kolesterol ve kardiyovasküler hastalık riskinin artmasıyla ilişkilidir.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/01/250103125029.htm den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

12 Aralık 2024 Perşembe

Sevgiyi Bulmak: Araştırma, Sevginin Beyinde Nerede Yaşandığını Gözler Önüne Serdi

 

Finlandiya’da bulunan Aalto Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, denekler altı farklı türdeki sevgiyle ilişkili kısa hikâyeler üzerinde düşünürken onların beyin aktivitelerini ölçmek için Fonksiyonel Manyetik İmajlama’yı (fMRI) kullandı.

Araştırmayı yürüten Filozof ve Araştırmacı olan Parttyli Rinne, konuyla ilgili şunları söyledi: “Şu an, sevginin daha önce farklı türleri üzerine yapılan beyin aktivitesinin daha kapsamlı bir resmine sahibiz. Sevgi modelinin etkinleşmesi; beyindeki Bazal Gangliya’nın sosyal durumlarında, alnın orta hattı, başın arka tarafının kenarlarındaki Precuneus ve Temporoparietal Bölge tarafından oluşuyor.”

Araştırmada, bir kişinin çocuklarına olan sevgisi romantik sevgiden sonra en yoğun beyin aktivitesini oluşturdu.

Rinne, konuyla ilgili sözlerine şöyle devam etti: “Anne-baba sevgisinin sevgi görüntülemesinde, diğer türdeki sevgilerde görülmeyen bir şekilde beynin ödül sistemindeki Striyatum Bölgesi’nde derin bir etkinleşme vardı. İngiltere’deki Oxford Üniversitesi Basımevi’nin Serebral Korteks Dergisi’nde bu hafta yayınlanan çalışmada; romantik eşler, arkadaşlar, yabancılar, evcil hayvanlar ve doğa için olan sevgi de araştırmanın bir parçasıydı.

Beklendiği üzere, yabancılar için olan şefkatli sevgi yakın ilişkilerdeki sevgiden daha az ödül vericiydi ve daha az beyin etkinleşmesine neden oldu. Bu arada; sevginin doğası beynin ödül sistemini ve görsel bölgelerini etkinleştirirken, sosyal beyin bölgelerini etkinleştirmedi.

Evcil Hayvan Sahipleri Beyin Aktiviteleriyle Teşhis Edilebilir  

Araştırmacılar için en büyük sürpriz, kişiler arasındaki sevgiyle ilişkili beyin bölgelerinin etkinleşmenin yoğunluğuna bağlı olarak birbirine çok benzer fakat farklılıklarla dolu olmasıydı. Beynin sosyal idrakle ilişkili her tür kişiler arası etkinleşen bölgelerinin aksine, evcil hayvanlar veya doğa sevgisi etkinleşmesi farklıydı.

Tüylü evcil bir hayvan arkadaşla yaşamını ister paylaşsın ister paylaşmasın deneklerin araştırmada beyin tepkileri şöyle oldu:” Evde kanepede uzanmış yatıyorsunuzdur ve evcil hayvan kediniz üzerinize gelir yastık gibi yatar. Kediniz yanınıza kıvrılır ve uykulu uykulu mırlar. Evcil hayvanınızı seversiniz.”

Rinne, sözlerini şöyle tamamladı: ”Evcil hayvanlara olan sevgi ve onunla ilişkili beyin aktivitesine bakıldığında, sosyal olmayla bağlantılı beyin bölgeleri kişinin evcil hayvan sahibi olup olmadığını istatiksel olarak gözler önüne serdi. Bu bölgeler, evcil hayvan sahibi olanlarda olmayanlara nazaran daha fazla aktif hale geldi.”

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/08/240826131233.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


17 Kasım 2024 Pazar

Yeni Bir Araştırma Kalp Şekli Ve Kardiyovasküler Hastalık Arasında Bir İlişki Olduğunu İspatladı

 


İkiden fazla ulusa ait bir araştırma, kalbin şeklinin kısmen genetik tarafından etkilendiğini ve kardiyovasküler hastalıkların riskini tahmin etmeye yardım ettiğini gözler önüne serdi.

Birleşik Krallık Londra’daki Queen Mary Üniversitesi, King’s College, Zaragoza Üniversitesi ve London College Üniversitesi ve de İspanya Coruna Complexo Hospitalario Üniversitesi’ndeki araştırmacılar; ilk önce 3 boyutlu gelişmiş imajlama ve makina öğrenme tekniğini kullanarak, kalbin sol ve sağ karıncıklarının genetik temelini incelediler.

İlk yapılan araştırma öncelikli olarak kalbin büyüklüğü, hacmi ve belirli boşlukları üzerine odaklandı.

Ekip; her iki kapakçığın üzerinde de çalışarak kalbin şeklinin daha karmaşık, çok boyutlu özelliklerini yakaladı.

Bu yeni kalp şeklini keşfetme yaklaşımı, kalple ilişkili yeni genlerin keşfine ve kardiyovasküler hastalığın kalp şekliyle bağlantılı olan biyolojik yollarını daha iyi bir şekilde anlamaya yardımcı oldu.

Kardiyovasküler hastalık, Birleşik Krallık’ta ve dünyada başlıca ölüm sebeplerinden bir tanesidir.

Bu çalışmanın bulguları, kalp hastalıkları riskinin nasıl geliştiğini değiştirebilir.

Kalp şekliyle bağlantılı olan genetik bilgi, kliniksel ayarlarda erken potansiyeli ve kişiye özel değerlendirmeyi sunarak kalp hastalığı riski skorunu verebilir.

Araştırmanın eş yazarı ve Queen Mary Üniversitesi’nde Moleküler Tıp Profesörü olan Patricia B. Munroe, konuyla ilgili şunları söyledi: "Bu çalışma, kalp hastalığı riski hakkında ne düşündüğümüz konusunda bizlere yeni bir bilgi verdi. Uzun zamandır kalbin büyüklüğü ve hacminin önemli olduğunu biliyorduk fakat şeklini inceleyerek genetik riskler konusunda yeni anlayışları ortaya çıkardık. Bu keşif, klinik tedavi uzmanlarına hastalığı önceden ve daha doğrulukla tahmin etme konusunda değerli ilave destek programlarını sağlayabilir."

Ekip; kapakçıkların 3 boyutlu modellerini yaratmak için Birleşik Krallık Biobank’teki 40,000’den fazla kişinin kardiyovasküler emar görüntülerini, büyük biyomedikal veritabanı ve araştırma kaynağından yarım milyon İngiliz katılımcının genetik ve sağlık bilgisini kullandı.  

Araştırmacılar, istatiksel analiz aracılığıyla kalp şeklindeki ana farklılıkları tanımlamak için 11 kalp boyutunu belirledi.

Sonrasındaki genetik analiz, insan genomundaki farklı kalp şekilleriyle ilişkili 45 belirli bölgeyi keşfetti.

Bu bölgelerin 14’ü daha önce kalp özelliklerini etkilediği bilinmemekteydi.

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/11/241114125445.htm ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer          

13 Ekim 2024 Pazar

İki Lisan Bilme Beyni Daha Etkin Hale Getiriyor, Bilhassa Genç Yaşta Öğrenildiğinde

 

Nöroplastisite; beynin kendi içinde bağlantılar kurma, etrafındaki çevreye adapte olma yeteneğidir. Beyin; çocuklukta çok esnektir, lisan gibi bir uyarı reaksiyonu olarak yeni bağlantı yollarını oluşturur.

Daha önce yapılan araştırma ikinci öğrenilen lisanın dikkati pozitif bir şekilde arttırdığını, sağlıklı yaşlanmayı ve hatta beyin hasarından sonra iyileşmeyi bile sağladığını ispatladı.

Kanada’daki McGill Üniversitesi (Montreal Nörolojik Enstitü-Hastanesi), Ottawa Üniversitesi ve İspanya’daki Zaragoza Üniversitesi; kavramanın iki lisandaki rolünü detaylandırdılar, beyin bölgeleri arasında artan iletişim etkinliğini kanıtladılar.

Bilim adamları; ya Fransızca, ya İngilizce veyahut da iki dili de konuşan 151 katılımcıyı işe aldılar ve onların ikinci lisanı öğrenme yaşını kaydettiler.

Araştırmada, katılımcıların beyinleri daha önce yapılan araştırmalardaki gibi belirli bölgeler üzerine odaklanılarak değil; tüm beyin aktiviteleri beyinlerinin dinlenme halleri fonksiyonel manyetik rezonans imajlamayla  (fMRI) kayıt edilip tarandı.  

fMRI taramaları, iki lisan bilen katılımcıların tek lisan bilen katılımcılara nazaran beyin bölgeleri arasında bağlantının arttığını ve bunun bilhassa genç yaşta öğrenenlerde daha fazla olduğunu gözler önüne serdi.

Bu etki, bilhassa beyindeki Serebellum ve Sol Frontal Korteks bölgeleri arasında kuvvetliydi. Araştırmanın sonuçları; beyin bölgelerinin ayrı şekilde çalışmadığını, fakat diğer insanları anlamak ve lisanı konuşmak için iletişim halinde olduklarını gösteren daha önce yapılan araştırmalara örnek teşkil etti.

Araştırma, tüm beyin etkinliğinin bilişsel performansa da yardımcı olduğunu da kanıtladı.

Bu en yeni yapılan araştırma; iki lisan bilmenin etrafımızdaki dünyayı düşünmede, iletişim kurmada ve deneyimlemede nasıl etkilediğini gözler önüne serdi.

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/10/241010142538.htm ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

19 Eylül 2024 Perşembe

 Korku Dolu Hatıralar Bazı Beyinlerde Nasıl Saklanıyor

İsveç’teki Linköping Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, beyinde saklanan korku dolu hatıraların gücünü arttıran biyolojik bir mekanizmayı keşfetti. Araştırma, fareler üzerinde yapıldı ve bilimsel Moleküler Psikiyatri dergisinde yayınlandı. Çalışma; endişeyle bağlantılı mekanizmalarla ilgili yeni bir bilgi sağladı ve endişe, alkol bağımlılığı ardındaki ortak mekanizmaları belirledi.

Beynin bazı bölgeleri korkuyla bağlantılı hatıraları işlemden geçirmek için önemlidir. Amigdala, tehditlerle karşılaşınca aktif hale gelir ve duyguları düzenlemek için önemli olan beynin ön lob bölümleri “Prefrontal Korteks”le birlikte çalışır.

Araştırmayı yürüten, Linköping Üniversitesi’nde Sosyal ve Etkili Nörobilim (CSAN), Biyomedikal ve Kliniksel Bilimler Bölümü’nde (BKV) Öğretim Üyesi olan Estelle Barbier konuyla ilgili şunları söyledi: "Amigdala’yı beynin ön loblarına bağlayan sinir hücreleri ağının korku tepkileriyle ilişkili olduğunu biliyoruz. Bu beyin yapıları arasındaki bağlantılar, insanlarda Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD) ve diğer endişe hastalıklarına yol açıyor.”

Her nasılsa, bununla ilişkili olan moleküler mekanizmalar uzun zamandır bilinmiyordu. Çalışmadaki araştırmacılar “PRDM2” adlı pek çok gen ifadesini bastıran epigenetik bir enzimi, proteini araştırdılar. Araştırmacılar, yakın zamanda PRDM2 seviyelerinin alkol bağımlılığında daha düşük olduğunu ve aşırı stres tepkilerine yol açtığını keşfettiler.

Yeni hatıraların sonsuza dek sürmesi için onların sabitleştirilmiş olmaları ve “Uzun-süreli hatıra” olarak saklanmaları gereklidir. Bu süreç “Sağlamlaştırma (Konsolidasyon)”  olarak bilinir.  Çalışmayı yürüten araştırmacılar, korku dolu hatıralar süreçten geçerken PRDM2’nin azalmış seviyelerinin etkilerini araştırdılar.

Estelle Barbier konuyla ilgili sözlerine şöyle devam etti: "Frontal loblar ve Amigdala arasındaki ağın artan aktivitesinin, öğrenilmiş korku reaksiyonlarını arttırdığı bir mekanizmayı belirledik.PRDM2’nin aşağı regülasyonunun korku dolu hatıraları sabitleştirmeyi arttırdığını kanıtlamış olduk.”

Araştırmacılar, PRDM2 seviyesi azaldığında etkilenen genleri de belirlediler. Bunun da, Frontal loblara ve Amigdala’ya bağlayan sinir hücrelerinin aktivitesinde artışa neden olduğu netlik kazandı.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/09/220920211230.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

22 Ağustos 2024 Perşembe

Bilim İnsanları Sonsuza Kadar Genç Kalan Kök Hücreleri Arıyor

 

Denizşakayığı (Nematostella Vectensis) ölümsüz olma potansiyeline sahiptir. Avusturya’daki Viyana Üniversitesi’nden Ulrich Technau’nun ekibinde bulunan gelişimsel biyologlar tarafından kullanılan moleküler genetik metotlar sayesinde, ilk kez denizşakayıklarındaki çok yetili kök hücrelerinin olması muhtemel adayları belirlendi. Bu kök hücreler, insanlarda yalnızca yumurta ve spermin oluşumunda aktif olan evrimsel yüksek korunumlu genler tarafından düzenlenmişlerdir fakat Knidliler gibi antik hayvan türlerine yaşlanmaktan kaçmak için yüksek seviyede canlandırıcı kapasite vermektedirler. Araştırmanın sonuçları şu anda Science Advances dergisinde yayınlandı ve gelecekte de insanın yaşlanma süreciyle ilgili ışık tutabilirler.

"Kök hücrelerimiz yaşadığı kadar yaşarız" sözü, cesur fakat bir o kadar da doğru bir sözdür.

Kök hücreleri; insanlarda çeşitli hücrelerin ve dokuların, örnek verecek olursak, kan hücrelerinin, cildin veya saçın sürekli yenilenmesine katkıda bulunurlar.

Eğer kök hücreleri bu kabiliyeti yitirirlerse veya yaşam sürecindeki sayıları azalırsa, beden yaşlanmaya veya hastalanmaya başlar.

Bu sebeple kök hücreleri, biyomedikal araştırmalar tarafından yoğun ilgiye sahip bulunmaktadır.

İnsanlar ve diğer pek çok omurgalılar belirli organ kısımlarını veya uzuvlarını yenileyebilirken, diğer hayvan grupları çok daha kuvvetli yenileme mekanizmalarına sahiptirler.

Bu yetenek, vücudun neredeyse her tür hücre türünde oluşabilen (farklılaşabilen) birden fazla etkiye sahip veya çok yetili kök hücreler tarafından olası hale gelmektedir.

Denizşakayığı Nematostella Vectensis yüksek seviyede yenileyicidir: Tomurcuklanmayla cinsiyetsiz olarak çoğalabilir ve hiç bir yaşlanma işareti göstermez. Bu da kök hücre araştırması için ilginç bir konudur.

Bununla beraber araştırmacılar, bu hayvanlarda herhangi bir kök hücreyi henüz tanımlayamadılar.

Technau ve ekibi yeni "Tek Hücre Genom Bilimi Metod" unu kullanarak tüm mesajcı RNA’ların belirli bir hücrede toplanması görünümlerine dayanan karmaşık organizmaların hücrelerini belirledi ve hangi kök hücrelerin geliştirildiğine karar verdi.

Viyana Üniversitesi’nden olan tezin ilk yazarı Andreas Denner konuyla ilgili şöyle konuştu: "Tek hücre gen ifadesi analizlerini ve insanlara ait genlerin hayvan hücrelerine aktarılması işlemini birleştirip, sinir hücreleri ve bezeleri içeren hücreler gibi, denizşakayığının ayırt edilebilen büyük nüfusta oluşmuş hücrelerini belirleyebiliyoruz. Hatta çok yetili kök hücre adaylarını da belirleyebiliyoruz.”

Bu kök hücreler boyutlarının küçüklüğünden dolayı şu ana kadar keşfedilmemiş kaldılar.

Bu potansiyel kök hücreleri; insanlar da dâhil tüm hayvanlardaki tohum hücrelerinin (sperm ve yumurta hücrelerinin) gelişimini kolaylaştıran, evrimsel olarak yüksek seviyede korunmuş genler olan Nano-genler ve Piwi genleri ifade ederler.

Bilim insanları, CRISPR gen makaslarını kullanıp belirli nano-genleri mutasyona uğratarak bu genin denizşakayıklarındaki tohum hücrelerinin oluşumu için gerekli olduğunu da kanıtladılar.

Genin yumurta ve spermin üretimi için de temel bileşen olduğu diğer hayvanlar üzerinde gösterildi.

Bu da gen fonksiyonunun yaklaşık 600 milyon yıl önce ortaya çıktığını ve bugüne kadar da korunduğunu ispatlıyor. Ulrich Technau ve onun ekibi, şimdi gelecekteki araştırmalarında denizşakayığının potansiyel ölümsüzlükten sorumlu kök hücrelerinin özelliklerini araştırmak istiyor.

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/08/240819130732.htm’den çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

18 Temmuz 2024 Perşembe

Türk Kahvesi İçmeyi Denemenin 8 Nedeni

 

1.Egzersizin Performansını Arttırır

Kafein, hem zihinsel hem de atletik performansı geliştiren doğal bir uyarıcıdır. Türk Kahvesi; yeterli seviyedeki kafein dozuyla atletik performansı iyileştirme, reaksiyon zamanını ve enerji seviyelerini geliştirme de dâhil bazı faydalar sağlar.

2.Karaciğeri Korur

Karaciğer; hormonların dengesinin kontrol edilmesi (Kortizon, Tiroid ve diğer Adrenal hormonlar) gibi çeşitli bedensel fonksiyonlarda kritik rol oynar. Hormonal dengesizlikler; Hepatit, Siroz ve Karaciğer Yağlanması gibi kronik karaciğer hastalıklarında meydana gelir. Bazı çalışmalar karaciğer yetmezliği riskinin düzenli olarak Türk Kahvesi içenlerde daha düşük olduğunu ispatlamıştır.

3.Beyni Güçlendirir ve Bilişsel Zayıflamaya Karşı Korur

Bazı çalışmalar kafeinli Türk Kahvesi’nin Alzheimer, Parkinson, Bunama (Demans) ve Felç gibi pek çok nörolojik durumu önleyebildiğini kanıtlamıştır. Bir araştırma, yeterli miktarda tüketilen Türk Kahvesi’nin Alzheimer Hastalığı’nın gelişme riskini yüzde 27 azaltmakla ilişkili olduğunu bildirmiştir. Pek çok bilimsel araştırma kahvenin ruh halini, reaksiyon zamanını ve bilişsel fonksiyonları geliştirdiğini göstermiştir.

4.Yararlı Bileşimleri İçerir

Türk Kahvesi filtrelenmiş değildir, sağlığı arttıran antioksidanlar ve polifenollar gibi olan klorojenik asitleri, yararlı biyoaktif bileşimlerin yüksek yoğunluğunu içerir.  Klorojenik Asitler iltihap (inflamasyon), kan şekeri, kolesterol ve yüksek kan basıncı seviyelerini düzeltirler. Kahve; iltihabı azaltan, enfeksiyonla savaşan ve kalp sağlığını iyileştiren diterpenoidler de dâhil güçlü diğer birçok bileşimi içerir.

5.Bazı Hastalıklara Karşı Koruyucu Etkilere Sahiptir

Türk Kahvesi tüketmek, Şeker Hastalığı (Diyabet) ve Kalp Hastalığı gibi bazı sağlık problemlerinin de riskini azaltmaya yardımcı olur. Bir araştırma her gün en az bir fincan Türk Kahvesi tüketenlerin hiç tüketmeyenlere nazaran yüzde 12 daha az Tip 2 Diyabet Hastalığı artma riskine sahip olduğunu bildirmiştir. Yapılan başka bir araştırmada da günde iki ila üç fincan kahve tüketenlerin yüzde 15 daha az kalp hastalığı riskine sahip olduğu keşfedilmiştir. Kahve tüketmenin depresyon, siroz, karaciğer kanseri ve rahim kanseri (endometriyal kanser) riskini de azalttığı bulunmuştur.  

6.Kanser Riskini Önemli Ölçüde Azaltır

Yapılan bir araştırma, Türk Kahvesi’nin erkeklerde prostat kanseri riskini ve kadınlarda rahim kanseri riskini yüzde 25 azalttığını ispatladı. Kahve, sık görülen cilt kanseri türü olan bazal hücreli karsinomun gelişimini de durduruyor.

7.Anında Enerji Sağlar

Yapılan araştırmalara göre günde en az bir fincan kahve tüketenlerin enerji seviyesi hiç kahve içmeyenlere nazaran yüzde 62 daha fazla. Kafein psikoaktif etki verir, çünkü vücut tarafından çabucak emilir.

8.Kilo Vermeye Yardımcı Olur

Türk Kahvesi; insülini kullanmaya, kan şekeri seviyesini düzenlemeye ve şekerli tatlılara karşı olan krizi azaltmaya yardımcı olan magnezyum ve potasyumu içerir. Düzenli kafein tüketimi yakıt olarak kullanılan yağ hücrelerinin yok edilmesine yardım eder. Türk Kahvesi, metabolizmayı hızlandıran ve vücudun yağ yakma mekanizması olan adrenalin hormonlarının salgılanmasıyla kalbi ve dolaşım sistemini uyarır.   

https://www.medicinenet.com/8_reasons_to_try_turkish_coffee/article.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 


5 Temmuz 2024 Cuma

Özgür İrade Bir İllüzyon İse, Sen De Öylesin

 


Yeni bir çift kulaklık almak için internette alışveriş ettiğinizi hayal edin. Kulaklıkları almak için incelemeniz gereken pek çok renk, marka ve özellik var. Siz oradaki beğendiğiniz herhangi bir modeli seçebileceğinizi ve kararınızın kontrolünün de tamamen elinizde olduğunu düşünüyorsunuz. Sonunda nihayet “Alışveriş sepetine ekle” butonuna bastığınızda, bunları kendi özgür iradenizden dolayı yaptığınıza inanıyorsunuz.

Kulaklıkları incelerken beyin aktivitenizin hangi kulaklığı seçmek için aydınlandığını size söylediğimizi farz edin. Bu fikir hiç de ihtimal dışı değil! Nöro-bilim insanları seçiminizi yüzde yüz doğrulukla tahmin edemeyebilirler fakat araştırma, gerçekleşmesi yakın olan hareketin siz kararınızın bilincine varmadan saniyeler önce zaten beyin aktivitenizde var olduğu bilgisini kanıtladı!

Daha 1960’lı yıllarda yapılan çalışmalarda bile insanların beyinlerinin basit, kendiliğinden oluşan bir hareketi yaptıklarında onlar harekete geçmeden önce nöro-bilim insanlarının “Hazırlık Potansiyeli-Readiness Potential” diye adlandırdığı nöral aktivite oluşumunu gösterdiği ispatlandı. 1980’li yıllarda nöro-bilim insanı Benjamin Libet de bu Hazırlık Potansiyeli’nin kişinin yalnızca hareketinde değil, hareket niyetinde bile var olduğunu bildirdi. 2008 yılında da bir grup araştırmacı, gerçekleşmesi yakın olan bir kararın insanlar karar vermeye veya ne zaman veya nasıl hareket etmeyi bildirmeden önce insanların beyinlerinde zaten 10 saniye öncesinden var olduğu bilgisini keşfetti.

Birleştirilmiş araştırma, insanoğlunun bilinçli seçimler yapma gücüne sahip olduğunu açığa kavuşturuyor fakat o faaliyet ve buna eşlik eden kişisel sorumluluk hissi hiç de bilinmeyen şeyler değiller. Bilim insanlarının bu faaliyeti Hazırlık Potansiyeli olarak gözlemleyip gözlemlemediğine bakmaksızın beyinde meydana geliyorlar.

Dolayısıyla, Serebral makinenin içinde bir hayalet yok. Fakat araştırmacılar olarak bu makinenin çok karmaşık, esrarengiz ve gizemli olmasından ötürü “Özgür İrade” ve “Özbenlik (Nefs)” gibi popüler kavramların işe yarar olup olmadığını tartışıyoruz. Bu kavramlar kusurlu olsalar da, zihnin ve beynin çalışma mekanizmasını düşünmemize ve hayal etmemize yardımcı oluyorlar. 

https://www.scientificamerican.com/article/free-will-is-only-an-illusion-if-you-are-too/’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer