Bilim ve Din

Bilim ve Din
enlightenment etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
enlightenment etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Ekim 2026 Pazartesi

Aşırı İşlenmiş Gıda Yemeyi Kesmek Zihin Sağlığınızı Arttırır mı?

 


Amerika Birleşik Devletleri, Kaliforniya eyaleti San Francisco şehrindeki Kaliforniya Üniversitesi’nde (UCSF) küçük ve başlangıç niteliğinde yapılan bir çalışma; aşırı işlenmiş gıdaları daha az yemenin depresyon belirtilerini azaltmaya yardımcı olduğunu güçlü bir şekilde kanıtladı.

JAMA Psikiyatri dergisinde 23 Eylül 2026’da yayınlanan çalışma, Amerikan Ulusal Sağlık Enstitüsü tarafından finanse edildi. Araştırmacılar, bu araştırmanın aynı katılımcılar üzerinde aşırı işlenmiş gıda kullandıkları zamanki ve sağlıklı diyet uyguladıkları zamanki depresyon belirtilerini karşılaştıran ilk araştırma olduğuna inanıyorlar.

Pilot çalışma sadece 20 kişiyi kapsadı fakat çalışmanın uzman yazarı Kaliforniya Üniversitesi’nde Psikiyatri, Davranışsal Bilimler ve Nöroloji bölümlerinde “Ray ve Dagmar Dolby Saygın Profesörü” unvanına sahip Dr. Andrew Krystal konuyla ilgili şunları söyledi: "Bu araştırmayı, daha büyük ölçeklisini denemek için başarılı buluyoruz.”

Depresyon Belirtileri Büyük Diyet Değişiminden Sonra Daha İyi Hale Geldiler

Araştırmaya katılan katılımcılar günlük diyetlerinde kullandıkları aşırı işlenmiş gıdaların yüzde 85’ini kestiler. Bunu yaptıktan sonra, depresyonun üç farklı ölçümünde orta dereceli ila büyük dereceli ilerleme gösterdiler. Endişe puanları da ölçülü bir şekilde iyi hale geldi.

Aşırı işlenmiş gıdalar; paketlenmiş atıştırmalıklar, hazır yemekler, şekerli içecekler ve diğer endüstriyel imal edilmiş gıdalar gibi ürünleri kapsamaktaydı. Bu ürünler; koruyucular, yapay renklendirmeler, lezzet arttırıcılar ve emülgatörler gibi içeriklere sahipti.

San Francisco’daki Kaliforniya Üniversitesi’nde Psikiyatri ve Davranışsal Bilimler bölümünde Yardımcı Profesör olan, yazışmadan sorumlu yazar Dr. Nyasha Chagwedera ise konuyla ilgili şöyle konuştu: "Diyetimizdeki aşırı işlenmiş gıdayı azaltmak zorlayıcı olabilir, çünkü o gıda son derece damak tadına uygun, ucuz ve pratik gıdadır. Aşırı işlenmiş gıda zevk verici hormon olan, şiddetli isteği arttıran Dopamin’i tetikler. Gıda şirketleri sizin daha da fazla yemek isteyeceğiniz doğru miktardaki şeker, tuz ve yağı bulmak için bilim insanlarıyla çalışıyorlar."

Bağırsak-Beyin Bağlantısını Test Etme

Araştırmaya katılan katılımcılar ortalama 44 yaşındaydı ve yüzde 70’i bayandı. Katılımcılardan 14’ünde depresyonla beraber endişe de vardı. Araştırmadaki herkes yüksek Vücut Kitle İndeksi’ne (BMI) sahipti ve hipertansiyon, şeker (diyabet) veya yüksek Düşük Dansiteli Lipoprotein Kolesterol  (LDL Kolesterol) gibi en azından bir metabolik hastalığa sahipti.

Araştırmacılar, katılımcıları iki gruba ayırdılar. Birinci grup her zamanki diyetine dört hafta boyunca devam etti, ikinci grup ise aşırı işlenmiş gıdalardan çok az yağlı diyete geçti. Katılımcılar kendi yiyeceklerini kendileri seçtiler ve araştırma grubunun onay verdiği gıdaları aldılar. Dört hafta sonra gruplar yine diyetlerini değiştirdiler.

San Francisco’daki Kaliforniya Üniversitesi’nin Metabolik ve Zihinsel Sağlık Programı’nın kurucusu olan Dr.Chagwedera, sözlerini şöyle tamamladı: ”Aşırı işlenmiş gıdalar ve depresyon arasındaki bağlantıyı benim tabirimle “Sızdıran, dengesi bozulmuş bir bağırsağın yaptıkları” olarak açıklamak mümkün. Bu fikre göre, aşırı işlenmiş gıdalar bağırsağın koruyucu astarına zarar verebilir!” Bu bağırsak zararı da ya depresyona yol açarak veyahut da insanları daha kırılgan yaparak vücutta düşük kaliteli, kronik iltihaplanmayı oluşturabilir. Bir başka deyişle, çöp gıdanın işlem süreci beyninizi dalgalandırarak bağırsağınıza zarar verebilir.”

Daha Büyük Depresyon Denemesi Planlanıyor

Çalışma küçük olduğu için, bulguları hâlâ başlangıç niteliğinde. Araştırmacılar şimdi araştırmayı daha büyük bir grupla yapmayı planlıyorlar, ikinci araştırma için olan kayıt devresi 2028’de başlayacak.

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/09/260930225448.htm’den  çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

21 Eylül 2026 Pazartesi

Kronik Stres Kalbinizi Sessiz Bir Şekilde Yeniden Şekillendiriyor Olabilir

 

Stres, yaşam stili, zihinsel sağlık ve sosyoekonomik durumlarla bağlantılı olan kronik iltihaplanma; belirtiler ortaya çıkmadan yıllar önce kalbi sessiz bir şekilde değiştirebilir. En yüksek iltihaplanma seviyesine sahip olan insanlarda kalp krizi ve inme riski yüzde 43 daha fazla, erken test ve iltihap önleyici tedavilerin ciddi kalp hastalıklarını önlemeye yardımcı olabileceği umuluyor.

Günlük yaşamla bağlantılı kronik stres; kalpte kalıcı fiziksel izler bırakabilir, kardiyovasküler sağlığa olumsuz zarar verebilir ve yaşam süresini kısaltabilir. Bu sonuç; İngiltere’deki MRC Tıp Bilimleri Laboratuvarı (LMS) ve Imperial College Londra’daki araştırmacılar tarafından yürütülen, neredeyse yarım milyon yetişkin kişinin katıldığı bir çalışmadan elde edildi (21 Eylül 2026). Bilim insanları, bu araştırmanın türünün en büyük çalışması olduğuna inanıyor.

Bilim insanlarının bulguları, yaşam stili ve sosyoekonomik durumlarla ilişkili olan kronik iltihaplanmanın kalbin yapısında zararlı değişikliklere katkıda bulunabileceğini ileri sürmektedir. Bu durumun kalp krizi ve inme riskiyle bağlantılı olduğu da görüldü.

Daha da önemlisi, bu değişimler bir kişi herhangi bir kardiyovasküler belirti fark etmeden yıllar önce de başlayabilir ve hasarın zaman içinde sessiz bir şekilde birikmesine olanak tanır.

Kan Testleri Risk Altındaki Kişileri Teşhis Etmeye Yardım Edebilir

Araştırmacılar, genetik risk sonuçlarıyla beraber iltihabı belirleyen kan testlerinin erken müdahale için insanları teşhis ettiğini ispatladılar.

İngiliz Kalp Vakfı Bilimsel ve Tıbbi Direktörü Profesör Bryan Williams, konuyla ilgili şunları söyledi: "Araştırma;  genlerimiz ve sigara içme, kötü zihinsel sağlık, sosyoekonomik statü gibi yaşam stili faktörlerinin iltihabı nasıl tetikleyebildiğine dair değerli iç görüleri sundu. Araştırma ayrıca kronik iltihaplanmayla bağlantılı kalp değişimlerinde anahtar rol oynayan birkaç iltihap proteinini de tanımladı ve iltihap giderici ilaçların kardiyovasküler hastalığı önlemede önemli bir rol oynayacağı umuluyor.”

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/09/260920222354.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Bu Yaygın Vitaminin Bilişsel Puanlarda Yüzde 13 Daha İyi Sonuç Aldırdığı Meydana Çıktı

 

Şu an 7 milyondan fazla Amerikalı Alzheimer Demans’ıyla yaşıyor ve bu rakamın 2050 yılında yaklaşık 13 milyona çıkması bekleniyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Atlanta, Georgia’daki Emory Üniversitesi’nde yeni yapılan bir araştırma; yüksek D vitamini alımının artan demans (bunama) oluşumu riskine sahip yetişkinlerde daha güçlü bilişsel performansla ilişkili olduğunu ileri sürdü.      

Çalışma, demansın erken evreleriyle ilişkili uyku bozuklukları ve hafif bilişsel bozukluklara sahip 54 yetişkinin üzerinde yapıldı. Günde en az 5,000 IU D vitamini alan katılımcılar hiç D vitamini almayan katılımcılara nazaran bilişsel fonksiyon ölçümlerinde daha iyi sonuçlar aldılar.

Daha Yüksek D Vitamini Alımı Daha Yüksek Bilişsel Puanlarla Bağlantılıydı

Sleep Magazine (Uyku Magazin)’de yakın zamanda (23 Ağustos 2026)‘da yayınlanan bulgular; araştırmacılar diğer faktörleri ayarlasalar bile günde 5,000 IU veya daha fazla D vitamini alan katılımcıların almayan katılımcılara nazaran Montreal Bilişsel Araştırması’nda yüzde 13 daha yüksek puan aldığını kanıtladı.

D2 Vitamini ve D3 Vitamini Benzer Sonuçlar Gösterdi

Araştırmacılar, D Vitamini formunun fark yaratıp yaratmadığını da incelediler.  Tipik olarak bitkiler veya mantardan alınan D2 Vitamini ve vücudun güneşe maruz kalmasından üretilen, hayvansal bazlı gıdalardan da alınan D3 Vitamini performansı birbirine benzerdi.

D Vitamini, vücudun kas ve sinir fonksiyonu için temel bir besin öğesidir ve uyku kalitesi, uyku-uyanıklık hallerinde rol oynar. Alzheimer hastalığına sahip olan insanlarda uyku problemleri yaygındır. Hafif ila orta seviyede Alzheimer hastalığına sahip olan insanlar uyku bozuklukları yaşadıklarını bildirmişlerdir, bu durum da az uyku ve bilişsel düşüş arasında iki yönlü ilişki olduğuna işaret etmektedir. 

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/08/260822015138.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

21 Mayıs 2026 Perşembe

Bilim İnsanları, Anksiyeteye Yol Açabilecek Gizli Bir Beyin Besininin Eksikliğini Keşfetti

 

Anksiyete bozukluğu (Kaygı bozukluğu) olan kişilerde; hafıza, ruh hali, hücre yapısı ve sinir sinyalleşmesiyle bağlantılı temel besin maddesi olan Kolin ile ilgili beyin kimyasında ölçülebilir bir değişiklik görülebilir.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Kaliforniya Üniversitesi, Davis Sağlık Merkezi’nde yapılan bir araştırma; anksiyete bozukluğu teşhisi konmuş kişilerin beyinlerinde anksiyetesi olmayan kişilere nazaran daha düşük kolin seviyelerine sahip olduğunu ortaya çıkardı. Nature dergisi kuruluşu olan Moleküler Psikiyatri (Molecular Psychiatry) dergisinde yayınlanan bu çalışma (16 Mayıs 2026), çeşitli farklı teşhislerde anksiyete ile bağlantılı olabilecek kimyaya az bulunan bir bakışı sundu.

Beyinde Tutarlı Bir Kimyasal Sinyal

Bununla ilgili en dikkat çekici bulgu ise kolindi. Kaygı bozukluğu olan kişilerin beyinlerinde bu besin maddesinin seviyesi, kontrol gruplarındaki kişilere kıyasla yaklaşık yüzde 8 daha düşüktü. Bu durum da; bilhassa düşünce, duygu, karar verme ve davranışı düzenlemeye yardımcı beyin bölgesi olan Prefrontal Korteks’te belirgin bir durumdaydı.

Kolin Sağlayan Besinler  

Kolin, birçok yaygın gıdada bulunmaktadır. Zengin kaynaklar arasında sığır karaciğeri, yumurta (bilhassa sarısı), sığır eti, tavuk, balık, soya fasulyesi ve süt sayılabilir. Bu araştırma, kaygı ile beynin her gün ihtiyaç duyduğu bir besin maddesi arasındaki olası bir biyolojik bağlantıyı öne çıkarmış oldu.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/05/260515234759.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

 

 

8 Nisan 2026 Çarşamba

Bilim İnsanları Zekânızın Annenizden Geldiğini Teyit Ediyorlar

Cambridge Üniversitesi’ndeki bilim insanları, annenin X kromozomundaki genlerin beyninizin şekillenmesinde nasıl yönlendirici rol oynadığını keşfettiler

Zekânın şimdiye kadar hem baba hem de annenin genlerinden geldiğini sanıyorduk. Fakat yapılan yeni bir araştırmaya göre zekâ, annenin X kromozomundan geliyor. Zekâ genleri, annenin X kromozomunda yerleşik durumdalar. Zeki bir anne, babaları o kadar akıllı olmasa da zeki çocuklara sahip oluyor. Cambridge Üniversitesi’ndeki bilim insanları bu araştırmayı yürüttü.

“Şartlanmış Genler” adlı genler kaynağına göre farklı davranıyorlar. Bu genler, soylarının izini belirleyen kendine özgü biyokimyasal işaretleyiciye sahipler. Bundan başka bu genler, aktif olup olmadıklarını veya soy hücrelerinin içinde olup olmadıklarını gözler önüne seriyorlar. Eğer o aynı gen kalıtsal olarak babadan geldiyse aktif halde olmuyor. Diğer genler ise bunun tam tersi çalışıyorlar. Bu genler sadece babadan geldilerse aktif halde oluyorlar. 

Bu yeni yapılan araştırmaya göre, annenin genleri direkt olarak embriyodaki Serebral Korteks’e gidiyor. Bu genler; dikkat, hafıza, farkındalık, algılama, düşünce, lisan ve bilinçte önemli rolü oynuyorlar. Benzer bir şekilde, babanın genleri de Limbik Sistem’e gidiyor. Bu genler de dokuların büyümesi ve plasentanın oluşumundan sorumlular. Bilim insanları, sadece annenin genlerinin rahime transfer olduğunu ve daha sonra onlar öldüğünde embriyoların oluştuğunu keşfettiler. Babadan gelen “Şartlanmış Genler”in de sadece anneden geldiğinde aktif hale geldiğini kanıtladılar.  Bu önemli bir gelişmeydi; beynin evrimini, genomun şartlanmasını anlamak için bir anahtardı.  

Buna ilaveten bilim insanlarına göre, eğer bu genler bir embriyonun gelişimi için vazgeçilmezse hayvanların ve insanların hayatında da kayda değer rol oynamalıydılar. Fakat sorun embriyoların neden sadece bir ebeveynin genleriyle çabucak nasıl öldüğünü kanıtlamaktı. Bu da bize zekânın ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkinin kalitesiyle uyuştuğunu da ispatlıyor.

Aslına bakılırsa zekâ, ebeveynler ve çocuklar arasındaki ilişkinin yüksek kalitesiyle çok yakından ilişkili. Yaşamının ilk yıllarında dikkate sahip olan çocuklar, sorunları daha fazla çözebiliyorlar. Onlar aynı zamanda tutkulular fakat annelerimizin müthiş olduklarını bilmek de mükemmel!       

https://www.techexplorist.com/scientists-confirm-intelligence-comes-mother/3785/’den çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer                                


24 Mart 2026 Salı

Bilim İnsanları, Egzersiz Yapmanın Alzheimer Hastalığından Nasıl Koruduğunu Gözler Önüne Serdi

 

Kaliforniya Üniversitesi, San Francisco’daki araştırmacılar; egzersiz yapmanın düşünmeyi ve hafızayı neden güçlendirdiğini açıklayan biyolojik süreci belirlediler. Onların bulguları; fiziksel aktivitenin beyinde inşa edilmiş savunma sistemini güçlendirdiğini, yaşa bağlı zarardan korumaya yardımcı olduğunu kanıtladı. (18 Şubat 2026)

İnsanlar yaşlandıkça, kan-beyin bariyeri daha hassas bir hale gelir. Bu sıkı bir şekilde olan kan damarı ağı, normalde beyni kan dolaşımında dolaşan zararlı maddelerden korur. Fakat zaman geçtikçe bu kan damarı ağı beyin dokusuna zararlı bileşiklerin girmesine izin verir, sızıntı yapar hale gelebilir. Bunun sonucu da, bilişsel azalmayla bağlantılı olan iltihaplanmadır. Bu iltihaplanmaya sıklıkla Alzheimer hastalığı gibi hastalıklarda rastlanır.

GPLD1, Beyin İltihaplanmasını Nasıl Azaltıyor?

Bilim insanları, GPLD1 adlı enzimin “TNAP” adlı diğer proteini de etkilediğini keşfettiler.  *GPLD1,egzersizle karaciğerden salgılanan ve yaşlanan beyni gençleştirerek bilişsel işlevleri iyileştiren bir enzimdir.

Araştırmada fareler yaşlanmaya başladıkça, TNAP kan-beyin bariyerini oluşturan hücreleri biriktirdi. Bu birikim, bariyeri zayıflattı ve sızma durumunu arttırdı. Fareler egzersiz yapmaya başlayınca, karaciğerleri kan dolaşımına GPLD1 enzimini salgıladı. Enzim, beyini çevreleyen kan damarlarına doğru seyahat etti ve o hücrelerin yüzeyinden TNAP proteinini kaldırdı, bariyeri onarmaya yardımcı oldu.

Kaliforniya Üniversitesi, San Francisco (UCSF) Bakar Yaşlanma Araştırma Enstitüsü’nde Yardımcı Yönetici olan Dr. Saul Villeda konuyla ilgili şunları söyledi: "Bu keşif bizlere beyin yaşlandıkça vücudu anlamanın nasıl bağlantılı olduğunu gösterdi. Villeda, 18 Şubat 2026’da Hücre Dergisi’nde (Cell Journal) yayınlanan tezin kıdemli yazarıdır. 

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/02/260219040752.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


28 Şubat 2026 Cumartesi

İnsanlara Yardım Etmek Beyninizi Nasıl Etkiliyor? Araştırma, Sosyal Desteğin Nörobiyolojik Etkilerini Kanıtladı

 

İhtiyaç sahibi olan insanlara “hedeflenmiş” sosyal desteği sağlamak; Amerikan Psikiyatri Birliği’nin Biyo-Davranışsal Tıp adlı dergisinde yayınlanan bir araştırmada bildirilene göre, beynin ebeveyn bakımıyla ilişkili olan bölgelerini aktif hale getiriyor. Bu da, araştırmacıların sosyal bağlantıların sağlık üzerine olan pozitif etkilerini anlamalarına yardımcı oldu.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Pittsburgh Üniversitesi’nden Dr. Tristen K. Inagaki ve üniversite öğrencisi Lauren P. Ross’un yaptığı yeni bir araştırma, bağış yapmak gibi “hedeflenmemiş” bir destekle, ihtiyaç sahibi olan insanlara yapılan direkt “hedeflenmiş” desteğin aynı nörobiyolojik etkilere sahip olmadığını ispatladı. Araştırmacılar, konuyla ilgili şunları yazdı: "Sonuçlarımız, hedeflenmiş desteği vermenin özgün yararlarını vurgulamış oldu ve sosyal desteği vermenin sağlığa iyi geldiğini gösteren nöral yolları gözler önüne sermiş oldu.”  

Araştırma, Sosyal Desteği Vermenin Sağlığa İyi Geldiğini Gösteren “Nöral Yolu” Gösterdi

Yeni araştırma, hedeflenmiş desteği vermenin özgün bir şekilde faydalı olduğunun ek ispatını da sundu. Hem hedeflenmiş hem de hedeflenmemiş destek, beynin artan Septal Bölge’yle ilişkili olan aktivitesiydi. Bağış yapmanın verdiği “hoş duygu” teorisini de destekliyordu. Başkalarına direkt veya dolaylı yoldan kendimizi iyi hissettirdiği için yardım ederiz. *Septal Bölge; beynin gri madde yapısını oluşturan bölgedir. Bu bölge, beynin Hipokampüs bölgesiyle de bağlantılıdır.*

Çalışmanın yazarları Dr. Inagaki ve Ross konuyla ilgili son olarak şunları yazdı: “Artan Septal Bölge aktivasyonu ve azalan Amigdala aktivitesi arasındaki bağ; ihtiyacı olduğunu bildiğimiz insanlara vermek gibi sosyal desteği vermenin hedeflenmiş biçimlerinde sağlığı etkilediğini, bununla ilgili bir nöral ağın bulunduğunu ispatlamış oldu.

https://www.sciencedaily.com/releases/2018/08/180830125128.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


31 Ocak 2026 Cumartesi

Yeni Yapılan Bir Araştırma, Gülümsemenin Yüzlerde Mutluluk İfadesini Görmenin Sırrı Olduğunu Gözler Önüne Serdi

 


İngiltere‘deki Essex Üniversitesi’nde yapılan yeni bir araştırma, bir salise gülümsemenin bile ifadesiz yüzlerde dahi mutluluk görülmesine neden olduğunu gözler önüne serdi!

Essex Üniversitesi, Psikoloji Bölümü’ndeki Dr. Sebastian Korb tarafından yürütülen çalışma; çok kısa süreli bir gülümsemenin dahi yüzlerin daha neşeli gözükmesine neden olduğunu ispatladı.

Elektriksel uyarı kullanılarak yüzlerde gülümseme yaratan ve fotoğraflara ilham veren bu öncü deney ilk kez Charles Darwin tarafından gerçekleştirilmiş, ünlendirilmiştir.

Acı vermeyen elektrik akımını almış, ayarlanmış yüz kasları kısa ve kontrol edilemez gülümseme yaratıyorlardı. Bu da, ilk kez yüz elektriksel uyarısının duygusal algılamayı etkilediğini kanıtlıyordu. 

Dr. Korb, araştırmanın Depresyon veya Parkinson ve Otizm gibi yüz ifadesini etkileyen rahatsızlıklar için tedaviler geliştirmeye yardımcı olacağını umuyor.

Dr. Korb, konuyla ilgili şunları söyledi: "Yüz kaslarının kontrol altına alınmış kısa süreli ve zayıf aktivasyonunun nötür veya biraz üzgün duran bir yüzde mutluluk yanılsamasını yaratabilmesi gerçekten de çığır açan bir bulgudur.”

Araştırma ekibi bilgisayarları kullanarak gülümsemelerin başlangıcını milisaniye keskinliğiyle kontrol altına alabildi.

Bu Essex Üniversitesi’nde yapılan çalışmaya 47 kişi katıldı. Çalışma, Social Cognitive and Affective Neuroscience (Sosyal Kognitif ve Etkili Nörobilim) adlı bilim dergisinde yayınlandı.

Katılımcılara dijital avatarlar gösterildi ve mutlu veya üzgün gözüküp gözükmedikleri soruldu. Denemelerin yarısında yüzde gülümseyen yüz kasları aktif hale getirildi.

500 salise (8.33 saniye) için üretilen zayıf bir gülümseme bile mutluluk algısını tetiklemek için yeterliydi!

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/02/240220144340.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir. 


8 Ocak 2026 Perşembe

Japon Bilim İnsanları Laboratuvarda İnsan Beyninin Devrelerini Üretti

 

Japonya’daki bir araştırma ekibi (Nagoya Üniversitesi) “Assembloid” adı verilen, çok bölgeli minik beyin bölgeleri modellerini kullanarak laboratuvarda başarılı bir şekilde temel insan beyni nöral devrelerini yarattı. Bu yapılar, birden fazla etkiye sahip olabilen (Pluripotent) uyarılmış kök hücrelerden yetiştirildi ve insan beyninin farklı bölgelerinin nasıl bağlantı ve iletişim kurduğunu taklit etmek için tasarlandı. Bilim insanları, bu sistemi kullanarak Talamus’un insan beyninin Serebral Korteks’inin içerisindeki özelleşmiş nöral devrelerin şekillenmesinde temel rol oynadığını ispat ettiler.  Çalışma, Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Bilimler Akademisi Bildirileri dergisinde yayınlandı (7 Ocak 2026).

Kortikal Nöral Devreler Neden Önem Taşımaktadır?

Serebral Korteks, birbirleriyle ve diğer beyin bölgeleriyle etkili bir şekilde iletişim kurması gereken birçok farklı nöron türünü içerir. Bu bağlantılar; algılama, düşünme ve biliş de dâhil olmak üzere temel beyin fonksiyonları için hayati öneme sahiptir. Otizm Spektrum Bozukluğu (ASD) gibi nöro-gelişimsel rahatsızlıkları olan kişilerde, bu kortikal devreler genellikle anormal şekilde gelişir veya işlev görür. Bu nedenle, sinir devrelerinin nasıl oluştuğunu ve olgunlaştığını anlamak, bu bozuklukların biyolojik kökenlerini ortaya çıkarmak ve yeni tedavileri geliştirmek için kritik bir öneme sahiptir.

Talamus Ve Beyin Bağlantılarındaki Rolü

Kemirgenler üzerinde yapılan daha önceki araştırma, Talamus’un korteksteki nöral devreleri organize etmede önemli rol oynadığını kanıtlamıştır. Bununla beraber, insan beyninde devre oluşumu sırasında Talamus ve Korteks’in nasıl etkileşimde bulunduğu büyük ölçüde bilinmemektedir. Bu süreci insanlarda doğrudan incelemek, beyin dokusu elde etmedeki etik ve teknik sınırlamalar nedeniyle zordur. Bilim insanları, bu zorluklarla başa çıkabilmek için gerçek organlara benzeyen kök hücrelerden yetiştirilen üç boyutlu yapılar olan “Organoidler”e yöneldiler.

Beyin Rahatsızlıklarını Araştırmak İçin Yeni Bir Alet

Assembloid’leri kullanarak başarılı bir şekilde insan beyni nöral devrelerini yaratan araştırmacılar; insan beyni devrelerinin nasıl oluştuklarını, nasıl fonksiyon gösterdiklerini ve diğer hücre tipleri arasında nasıl farklı oldukları üzerinde çalışmak için yeni güçlü bir platform kurdular.

https://www.sciencedaily.com/releases/2026/01/260106224630.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer


23 Aralık 2025 Salı

Bu Beyin Keşfi, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğunun (ADHD’nin) Nasıl Tedavi Edildiğini Değiştirebilir

 

ADHD gibi olan dikkat eksikliği bozuklukları, beyin alakasız bir gürültüden önemli sinyalleri ayırmak için uğraştığında ortaya çıkar. Beyine her ân bilgi akışı gelmektedir ve beyinde odaklanmış olarak kalmanın yolu, önemli bir şeye tepki gösterirken o dikkati dağıtan şeyleri beyinden ayıklamaktan geçer. En yeni tedaviler bu sorunu dikkatle ilişkili olan beyin devrelerini, bilhassa Prefrontal Korteks’te olanları uyararak tedavi etmektedir. Bu tedavide kullanılan ilaçlar nöral aktiviteyi arttırarak işe yaramaktadır.

Yeni yapılan araştırma, çok farklı bir stratejiye işaret etmektedir. Araştırma, beyindeki nöral aktiviteyi arttırmak yerine, arka plandaki beyin aktivitesini azaltmanın zihin gürültüsünü kısarak odaklanmayı arttırdığını ispatlamıştır.

Beyni Sakinleştiren Gen

Nature Neuroscience dergisinde bugün yayınlanan (22 Aralık 2025) araştırmada, bilim insanları “Homer1” adlı genin bu daha sessiz yaklaşımda dikkat bozukluğunu düzenlemede anahtar rol oynadığını bildirdiler.  

Araştırma beklenenden daha fazla ilgi uyandırdı çünkü Homer1 geni otizm ve şizofreni de dâhil ilk duyusal işlemden geçirme farklılıkları durumuyla da alakalıydı.

Amerika Birleşik Devletleri, New York’taki Rockefeller Üniversitesi’nde Nöral Dinamik ve Kavrama Bölümü Skoler Horbach Ailesi Laboratuvarı’nın Başkanı olan Priya Rajasethupathy, konuyla ilgili şunları söyledi: “Keşfettiğimiz genin beyindeki dikkat üzerinde çarpıcı bir etkisi var ve insanlarla ilişkili bir gen.”

Beklenmedik Genetik Keşif

Araştırma ekibi, dikkatin ardındaki genetiği keşfetmeye başladı. Homer1 geni onların bekledikleri hedef değildi.

En beklenmeyen bulgular, ekip Homer1 geninin beyin hücrelerini nasıl etkilediğini araştırmaya başladığında ortaya çıktı. Homer1 geninin seviyelerini azaltmak, Prefrontal Korteks’teki nöronların sinir sisteminde moleküler frenler olan GABA reseptörlerinin sayısını arttırmasına yol açtı.

Bu değişim; beynin güçlü olmasını sağlarken arka plandaki gereksiz aktiviteyi azalttı, gerekli fikirler ortaya çıkınca aktivite patlamasına odaklandırdı. Nöronlar sürekli ateşleme yapmak yerine aktivitelerini doğru zamanlara sakladılar, daha keskin ve daha güvenilir tepkilere yöneldiler.

Dikkat Bozukluğunu Tedavi Etmede Daha Sakin Bir Yaklaşım

Araştırmaya öncülük eden Doktora öğrencisi Zachary Gershon’a göre sonuçlar sezgisel. Gershon, Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu’na sahip ve projenin kişisel olarak kendisi için anlamlı bir proje olduğunu söyledi. Gershon şöyle konuştu: “Bu, bende de olan bir bozukluk ve dikkat bozukluğu için genetik haritalandırmayı uygulamayı istememe ilham verenlerden bir tanesi. İnsanlar bana sürekli olarak derin nefes alma, farkındalık, meditasyon, sinir sistemini sakinleştirme aktivitelerini uyguladıktan sonra beyinlerinin daha iyi odaklandıklarını bildiriyorlar.”

https://scitechdaily.com/this-brain-discovery-could-change-how-adhd-is-treated/ ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 


5 Kasım 2025 Çarşamba

Yürüyüş Yapmak Beynin Alzheimer Hastalığına Karşı En İyi Savunması Olabilir

Yeni yapılan bir araştırmaya göre, günlük rutininize biraz daha adım sayısı eklemek bile Alzheimer hastalığına karşı savunmasız olanlar için dahi hastalığın gelişimini geciktirebilir. Nature Medicine dergisinde yayınlanan bir çalışmaya göre, Harvard Üniversitesi’nin sağlık araştırma sistemi olan Mass General Brigham’daki bilim insanları Alzheimer hastalığıyla bağlantılı olan amiloid-beta adlı proteinin yüksek seviyelerine sahip yaşlı yetişkinlerde fiziksel aktivitenin onların bilişsel zayıflamalarını azalttığını keşfetti.

Günde ortalama 3,000 ila 5,000 adım atan insanlarda bilişsel zayıflama 3 yıl gecikti. 5,000 ila 7,500 adım atan insanlarda ise bu gecikme 7 yıla kadar uzadı. Aksine, yürüyüş yapmayan katılımcılarda ise Alzheimer hastalığının gelişimiyle ilişkili olan beyindeki tau proteinleri daha hızlı birikti. Bu da onların düşünme yeteneklerinde ve beyinlerinin günlük fonksiyonlarında hızlı düşüşe sebep oldu.  Araştırmanın kıdemli yazarı olan, Mass General Brigham Nöroloji Departmanı’nda görev yapan Dr. Jasmeer Chhatwal konuyla ilgili şöyle konuştu: "Bu araştırma, Alzheimer hastalığına sahip olan fakat diğer hastalar gibi hızlı bir şekilde bilişsel düşüşe sahip olmayan insanların neden öyle olduğuna açıklık getirdi. Araştırma; eğer erken harekete geçersek, yaşam stili faktörlerinin Alzheimer hastalığının erken evrelerinin bilişsel belirtilerinin ortaya çıkmasını yavaşlatmada etkisinin olduğunu ispatlamış oldu."

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/11/251104013008.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

29 Eylül 2025 Pazartesi

Beyninize Şükrettiği İçin Teşekkür Edin

 


Beyninize Şükrettiği İçin Teşekkür Edin

Nörobilim dergisinde (JNeurosci) yayınlanan yeni bir araştırmaya göre, şükür duygularını tetikleyen bir beyin ağının gizemi çözüldü. Çalışma, gelecekte bu “temel yapılar”ın sosyal bilgiyi karmaşık duygulara nasıl dönüştürdüğünü araştırmaya teşvik edebilir.

Yabancılardan gıda, barınma ve kıyafet kabul eden soykırımdan kurtulanlar olarak kendilerini hayal eden katılımcılarla yakın zamanda yapılan bir nöroimajlama araştırması; şükür duymayla ilişkili beyin bölgelerinin Medial Prefrontal Korteks ve Ön Singulat Korteks olduğunu belirledi. Bununla birlikte, bu beyin kısımlarının böyle bir yardımseverliği nasıl şükre çevirdiği hala bilinmemektedir.

Klinik Araştırmacı Xiaolin Zhou ve çalışma arkadaşları, bu soruya sosyal etkileşimli bir oyunu katılımcılara oynatarak cevap aradılar. Oyunda, katılımcının ağrı dürtüsünü önlemek için arkadaşı onun için farklı miktarlardaki parayı ödeyip ödememesi hakkında karar veriyordu. Araştırmacılar, arkadaş maliyetli aktive olmuş beyin bölgelerinin ödül sunumuyla ilişkili bölgelerde ağrı azalımı seviyelerini oluşturmaya kodlanmış olduklarını keşfettiler.

 Bağlantı analizleri, bu bölgelerin şükür duygularını izleyen Ön Singulat Korteks’e bilgi verdiklerini gözler önüne serdi. Zhou ve çalışma arkadaşlarının bulguları, şükrün Ön Singulat Korteks’teki ilişkili sosyal bilgiden meydana gelebileceğine işaret ediyor.

https://www.sciencedaily.com/releases/20tt18/05/180507134649.htm’den çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

5 Eylül 2025 Cuma

Ölüm Esnasında Hatırlanan Deneyimler Bir Halüsinasyondan Daha Fazlası mı?

 

New York Üniversitesi Grossman Tıp Okulu’nun Yoğun Bakım ve Hayata Döndürme Merkezi’nin Direktörü olan Dr. Sam Parnia tarafından yönetilen ulusal ve uluslararası liderlerden oluşan çok branşlı bir ekip, “Ölüm Hakkındaki Araştırmanın Kılavuz İlkeleri, Standartları ve Ölümün Hatırlanmış Deneyimleri” adlı fikir birliği açıklamasını yayınladı. Ekip ayrıca New York Bilimler Akademisi’nin bir yıl içerisinde gerçekleşen olaylarının kayıtlarında önerilen gelecek gidişatını da yayınladı.    

Araştırmadaki araştırmacılar Nörobilim, Yoğun Bakım, Psikiyatri, Psikoloji, Sosyal Bilimler ve İnsanoğlu da dâhil pek çok tıp bilim dalını temsil ediyorlar. Ayrıca araştırmacılar Harvard Üniversitesi, Baylor Üniversitesi, Kaliforniya Riverside Üniversitesi, Virginia Üniversitesi, Virginia Commonwealth Üniversitesi, Wisconsin Tıp Okulu ve Southhampton Üniversitesi, London Üniversitesi de dâhil dünyanın pek çok saygı duyulan akademik kuruluşlarını da temsil ediyorlar.

Araştırmanın Sonuçları:

1.Hayata Döndürülme ve Yoğun Bakım Tıbbındaki gelişmeler sayesinde pek çok insan ölüm esnası ve ölüme yakın deneyimlerinde hayatta kaldı. Yakın zamanda yapılan nüfus çalışmalarına dayanarak tahmini olarak dünya üzerindeki yüz milyonlarca insanı kapsayan bu insanlar, tutarlı şekilde evrensel temalarla özgün zihinsel hatıralarını içeren ölüm esnasında hatırlanmış deneyimlerini tarif ettiler.

2.Ölüm esnasında hatırlanan deneyimler, yakın zamanda yayınlanan birçok araştırmaya göre halüsinasyonlar, illüzyonlar veya hayal gördüren ilaçlarla bağlantılı olan deneyimler değildiler. Bunun yerine, belirli anlatımı içeren algılamaya sahiptiler:

A. Vücut yükselmiş, yüce bir bilinç algısıyla bedenden ayrılır ve bu “Ölüm” kabul edilir. B.  Bir varış noktasına seyahat edilir. C. Başkalarına karşı olan tüm eylemleri, maksatları ve düşünceleri de kapsayan anlamlı ve amaç dolu yaşamı gözden geçirme meydana gelir. “Ev” gibi hissettiğin bir yerde bulunma algısı olur ve E. Hayata geri dönüş gerçekleşir.

3.Ölüm deneyimi, yakın zamanda tanımlanmamış, ayrı alt temaları zirveye çıkartmaktadır ve pozitif uzun-vadeli psikolojik dönüşüm ve büyümeyle ilişkilidir.

4. Ölümle ilgili EEG’deki yükselmiş bilinç seviyelerinin sıradan bir işareti olan Gama aktivitesinin ve elektriksel artışların ortaya çıktığını ispatlayan araştırmalar, parlak ışığı gördüğünü ve yükselmiş bilinci deneyimlediğini bildiren milyonlarca insanın iddiasını desteklemektedir.

5.Ölümle ilgili korku verici veya üzücü deneyimler; çoğu kez ne aynı temaları ne de aynı anlatımları, ölümün üstün özelliklerini, kelimelerle anlatılamamasını ve pozitif dönüştürücü etkilerini paylaşıyorlar!

Araştırmanın önde gelen yazarı Parnia sözlerine şöyle devam etti: "Ani Kalp Durması (Kardiyak Arest)” bir kalp krizi değildir, fakat bir hastalığın veya kişinin ölmesine yol açacak bir olayın son safhasını belirtir. Kalp ve ciğerlere ait (Kardiyopulmoner) Yoğun Bakım (CPR)’ın olması bize ölümün nihai gerçeklik hali değil, bunun yerine bazı insanlarda başladıktan sonra bile tersine dönme potansiyeline sahip bir süreç olduğunu ispatladı. Ölümün bilimsel çalışmasını kolaylaştıran şey de, kalp durduktan sonra dakikalar içindeki oksijen yoksunluğunda bile beyin hücrelerinin değiştirilemez bir şekilde zarar görmemesiydi. Bunun yerine, bu hücrelerin saatler içinde ölmeleriydi. Bu da bilim insanlarının ölümle ilgili olan fizyolojik ve zihinsel olayları objektif şekilde çalışmalarına olanak tanıdı.”      

Parnia sözlerini şöyle tamamladı: "Az miktarda yapılan araştırma, objektif ve bilimsel bir şekilde öldüğümüz zaman ne yaşandığını keşfetti. Bu bulgular, insanlarda bilincin nasıl var olduğu ve ileride bunun hakkında araştırma yapılması için ilgi çekici iç görüleri sunabilirler".

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/04/220407100956.htm’den  alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer 

 


7 Ağustos 2025 Perşembe

Daha Hızlı Yürüyün, Daha Uzun Yaşayın: Günde 15 Dakika Yürüyüş Bile Ömrünüzü Nasıl Uzatıyor?

 

Düzenli yürüyüş yapmanın vücut sağlığı ve iyiliği için önemli yararlara sahip olduğu son derece iyi bilinmektedir. Bu konuyla ilgili yakın zamanda yapılan bir araştırma, öncelikli olarak orta ve yüksek gelirli beyaz nüfusa odaklandı. Elsevier Yayınevi tarafından Amerikan Önleyici Tıp Dergisi (American Journal of Preventive Medicine) için yayınlanan yeni bir araştırma, (29 Temmuz 2025) hızlı bir şekilde yapılan yürüyüşün sağlığı arttırmak için etkili fiziksel bir aktivite olduğunun önemini vurguluyor. 

Amerika’daki Vanderbilt Üniversitesi Tıp Okulu Epidemiyoloji (Hastalık Oluşum İncelemesi) Bölümü, Vanderbilt Epidemiyoloji Merkezi ve Vanderbilt Üniversitesi Tıp Merkezi Vanderbilt-Ingram Kanser Merkezi’nde Baş Araştırmacı olan Dr. Wei Zheng, konuyla ilgili şunları söyledi: "Her gün yürümenin sağlığa olan faydaları bilinmekle beraber yürüme hızının ölüm oranını nasıl etkilediği, düşük gelirli ve siyahi Amerikalı nüfusundaki etkileri hakkında sınırlı bir araştırma vardı. Araştırmamız, günde 15 dakika yapılan hızlı yürüyüşün bile ölüm oranını neredeyse yüzde 20 azalttığını gösterdi! Günde üç saatten fazla yapılan yavaş yürüyüşte ise ölüm oranı daha az düşüşteydi. Bu fayda, diğer yaşam stili faktörleri ve çeşitli hassas analizler hesaba katıldığında bile güçlüydü.”

Hızlı yürümenin koruyucu etkisi tüm ölüm nedenlerini kapsıyordu fakat bu durum en fazla kardiyovasküler hastalıklar için bildirildi. Daha da önemlisi, hızlı yürümenin faydaları tüm serbest zamanda yapılan fiziksel aktivite seviyelerinden de (LTPA) bağımsızdı. Zaten yavaş yürüyen veya bazı fiziksel aktiviteleri yapanlarda bile daha hızlı yürümek ölüm oranını düşürdü.

Hızlı yürümenin faydaları üzerine yapılan araştırmanın kardiyovasküler sağlıkla ilgili olan yararları şunlardır:

1.Kalp Sağlığının Verimliliğini Arttırır: Hızlı yürüme; aerobik bir egzersiz olarak kardiyak çıkışını (kardiyak debisini) geliştirir, oksijen sevkiyatını arttırır ve tüm kardiyovasküler sağlığın daha iyi olmasına öncülük ederek kalbin pompalama hareketinin etkinliğini arttırır.

2.Kardiyovasküler Riski Faktörlerini İdare Eder: Düzenli hızlı yürüme; vücut ağırlığını ve bileşimini kontrol etmeye yardımcı olur, aşırı şişmanlığı ve yüksek tansiyon (hipertansiyon), kanda aşırı oranda yağ bulunması (dislipidemi) gibi riskleri azaltır.

3.Kolaylıkla Ulaşılabilen: Hızlı yürüme, tüm yaşlardaki ve formda olan insanlar için uygun, düşük tempolu bir aktivitedir.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/07/250729001211.htm ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

8 Temmuz 2025 Salı

Beyninizin Dopamin Saati: Beyniniz, Kendinizi Ne Zaman İyi Hissedeceğinizi Nasıl Tahmin Ediyor?

 

“Ön Tavan Bölgesi (VTA)” diye bilinen beynin küçük bir bölgesi, beynimizin ödülleri nasıl işlemden geçirdiği hakkında anahtar rol oynuyor. Beynin bu bölgesi, bağlamsal ipuçlarına dayanan gelecekteki mükâfatları tahmin etmeye yardımcı bir nörodüzenleyici olan Dopamin hormonunu salgılıyor. Cenevre Üniversitesi, Harvard Üniversitesi ve McGill Üniversitesi’nden bir ekip, VTA’nın bu konuda daha da ileri gittiğini kanıtladı: VTA, öngörülen mükâfatı kodlamakla kalmıyor, beklenen ânı da kodluyor! Bu keşif, yapay zekâyı nörobilimle birleştiren değere sahip makineyle öğrenen bir algoritma tarafından gerçekleştirildi. Çalışma, Nature dergisinde 9 Haziran 2025 tarihinde yayınlandı.

Beynin Ön Tavan Bölgesi (VTA), motivasyon ve beynin mükâfat devresinde anahtar rolü oynuyor. Dopamin’in ana kaynağı olan bu küçük nöron kümesi, bu nörodüzenleyici Dopamin hormonunu diğer beyin bölgelerine pozitif yanıt veren bir uyarıcıyla harekete geçirip gönderiyor.        

Cenevre Üniversitesi Tıp Fakültesi Temel Nörobilimler Bölümü’nde Profesör olan Alexandre Pouget konuyla ilgili şunları söyledi: "Başlangıçta VTA beynin mükâfat merkezi olarak düşünülmekteydi. Fakat 1990’lı yıllarda, bilim insanları VTA’nın mükâfatı kodlamakla kalmayıp, tahmin de ettiğini keşfettiler!”

Hayvanlar üzerinde yapılan deneyler bir mükâfat ışık sinyalini takip ettiğinde, örneğin, VTA’nın mükâfat ânında değil de sinyal ortaya çıktığında Dopamin hormonunu salgıladığını ispatladı. Bu yanıt böylece mükâfatın tahminini mükâfatın kendisine bağlı olarak değil, sinyale bağlı olarak kodluyor.

Çok Daha Karmaşık Bir Fonksiyon

Alexandre Pouget'nin ekibinin Harvard Üniversitesi’nden Naoshige Uchida ve McGill Üniversitesi’nden Paul Masset’le birlikte yakın zamanda yaptığı ortak bir çalışma, VTA’nın kodlamasının daha önce düşünüldüğünden daha da karmaşık ve gelişmiş olduğunu gösterdi. Araştırmayı yürüten Cenevre Üniversitesi’nden olan araştırmacı "Gelecekteki mükâfatların ağırlıklı toplamını tahmin etmektense, VTA onların temporal gelişimini tahmin ediyor. Bir başka deyişle, her bir kazanım tek başına tam beklenen anda temsil ediliyor” şeklinde sözlerini tamamladı.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/06/250609054401.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 

 

 

 


12 Haziran 2025 Perşembe

Bilim İnsanları Size Hâlâ Aç Olduğunuzu Düşündüren Beyin Aksaklığını Keşfettiler

 

Bilim insanları; sadece hangi yiyecek yendiğini değil, ne zaman yendiğini de kodlayan, öğünlerin hatıralarını oluşturan belirli bir beyin hücresi grubunu keşfettiler.

Bugün (11 Haziran 2025) Nature Communications dergisinde yayınlanan bulgular, hafıza problemleri yaşayan insanların çoğu kez neden daha fazla yemek yediğini ve yakın zamanda kaçırılan bir öğünün açlığı nasıl aşırı tetikleyebileceğini ve neden yemek yeme bozukluğuna yönlendirebileceğini açıklıyor.

Yemek yeme esnasında beynin Ön Hipokampüs bölgesindeki nöronlar aktif hale geliyorlar ve araştırma ekibinin “Öğün Belleği” adını verdiği gıda tüketimi deneyiminin bilgisini saklayan özel hafıza izlerini oluşturuyorlar. Bilim insanları, deneyim izlerinin hatıraları saklamadaki rolü ve beyindeki diğer deneyimleri üzerinde uzun zamandır çalışmalar yapıyorlardı. Yeni yapılan çalışma, öğün deneyimlerine özel deneyim izlerini tanımladı.

Çalışmanın ilgili yazarı, Güney Kaliforniya Üniversitesi (USC) Dornsife Edebiyat, Sanat ve Bilim Koleji’nde Biyolojik Bilimler Profesörü olan Scott Kanoski, konuyla ilgili şunları söyledi: ”Deneyim izi, beyinde kalan fiziksel bir izdir. Öğün deneyim izleri; nerede yemek yediğiniz, hangi saatte yemek yediğiniz gibi çoklu bilgiyi saklayan karmaşık biyolojik veri tabanı gibidirler."

Öğün Hatıralarının Mekanizması

Çalışma, öğün hatıra nöronlarının uzun zamandır açlık ve yemek yeme davranışını kontrol ettiği bilinen beyin bölgesi olan Lateral Hipotalamus’la bağlantı kurduğunu gözler önüne serdi. Bu Hipokampüs- Hipotalamus bağlantısı bloke olduğu zaman, laboratuvar fareleri aşırı yemek yediler ve öğünlerin nerede tüketildiğini hatırlayamadılar.

https://www.sciencedaily.com/releases/2025/06/250611084115.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 

 

 

17 Mayıs 2025 Cumartesi

Namaz’daki (Sâlât’taki) Secde Hâli ve Topraklamanın Faydaları

 

Müslümanlar günde 5 defa namaz kıldıkları zaman, secde ve teslimiyet hâlinde her şeyin TEK Hâkimi ve Yaratıcısı önünde başlarını yere koyarlar. Bu pozisyonda Müslümanlar alın, burun, ellerin avuç içleri, dizler ve ayak başparmakları direkt olarak yere değerek 3 defa şöyle fısıldarlar: “Subhâne Rabbiyel Â’lâ (Subhansın el Â’lâ Rabbimiz)”.

Sağlık hizmeti savunucuları ve bilim insanları; bu Müslüman namazının secde hâlindeki, bilhassa dışarıdayken yerde namazı kıldığınız zamanki topraklama etkisinin şaşırtıcı sağlık faydalarını keşfettiler.     

Dünya üzerinde topraklama; çıplak ayakla dolaşmak veya dışarıda çimen üzerinde oturmak veya Dünyayla direkt bağlantıda olmayı içerir. Bu hareketlerin bazıları da namazın bir parçasıdır.

Kardiyolog, Psikoterapist, Beslenme ve Yaşlanma Uzmanı olan Dr. Stephen Sinatra, topraklamanın sağlık üzerindeki pozitif etkileri üzerine çok araştırma yaptı.

Dünya, elektriksel bir gezegendir ve vücutlarımız biyoelektriksel varlıklardır. Dünyayla fiziksel olarak temas halinde olduğumuzda, vücudumuzdaki hücrelerimize zarar veren pozitif yüklü serbest radikalleri etkisiz hale getirmeye yardımcı olan Dünya yüzeyindeki elektronları emeriz. Vücuttaki serbest radikallerin zarar verici aktivitesi, pek çok hastalıkla ve hızlandırılmış yaşlanmayla ilişkilidir.  

Topraklama; iltihap, ağrı, endişe ve stresi azaltır.

Dr. Sinatra’ya göre, “Topraklama; fizyoloji ve organlarınızı yöneten biyoelektriksel devreyi onarabilir ve dengede tutabilir, temel biyolojik ritimlerinizi uyumlu hale getirebilir, kendi kendini tedavi eden mekanizmaları destekleyebilir, iltihap ve ağrıyı azaltabilir, uykunuzu ve sakinlik hissinizi geliştirebilir.”

Dr. Sinatra, topraklamanın kanın kalınlaşması ve toplanması üzerine olan etkileri hakkında da bir araştırma yaptı. Dr. Sinatra’nın çalışmaları; topraklamanın kanı inceltme, kan hücrelerinin toplanmasını azaltma, kalp krizi ve felç riskini azaltan kan akışını geliştirme konusunda etkili beceriye sahip olduğunu da keşfetti. 

Dr. Andrew Weil de topraklamanın sağlık faydaları hakkında yorumda bulundu. Dr. Weil şunları yazdı, “Çok miktardaki küçük araştırma; topraklama yapan araştırma katılımcılarının topraklama yapmayan araştırma katılımcılarına nazaran daha iyi uyku, daha az ağrı, azalmış stres ve gerginlik, daha iyi bağışıklık fonksiyonu gibi genel sağlık faydalarına sahip olduklarını ispatladı.”

Bu alanda yapılan araştırma umut vericidir.

Günde 5 defa namaz kılan Müslümanlar ise, araştırma yapın veya yapmayın, zaten namazlarında secdenin sakinleştirici, rahatlatıcı ve yatıştırıcı etkilerini deneyimliyorlardır.

Topraklama üzerine yapılacak daha fazla araştırmanın sonucundan yarar görmek için evimizin arkasındaki arka bahçe, park veya arazi gibi olan dış mekânlarda daha sık namaz kılmaya gayret etmeliyiz.  

Çeviren: Esin Tezer

https://www.saudigazette.com.sa/article/156338’den çevrilmiştir.

 

9 Nisan 2025 Çarşamba

Kâbe’nin Etrafında Yapılan Tavafın Bilimsel Mucizesi

 


Hac veya Umre için giden bir Müslüman, Kâbe etrafında 7 kez dolaşmalıdır. Buna “Tavaf” adı verilir. Tavaf, 7 kez Hacerül Esved taşından başlar ve Hacerül Esved’de sona erer.

Dikkate alınmalıdır ki, bu tur evrenle aynı döngü içerisinde, saat yönünün tam tersinde (yani soldan sağa doğru) gerçekleşir. Aslına bakılırsa elektron; kendi etrafında döner, daha sonra da saat yönünün tam tersi olan Tavaf’ın aynı yönündeki atom çekirdeğinin etrafında döner. Tüm sıvıların içindeki atomlar bile aynı yönde hareket ederler.

Tüm canlı hücreler de içeride dairesel hareketle hareket ederler. Güneş ve Ay’ın etrafında dönen Protoplazma dünya etrafında dünyayla aynı yönde dairesel olarak hareket eder. Galaksinin merkezinde ve daha sonra da Galaktik halkanın merkezinde, evrenin merkezinde dönen tüm Güneş Sistemi ve Dünya Allah’ın inayetiyle saat yönünün tersinde döner.

Yumurta rahmin dibine doğru giderken Yumurta Kanalı’ndan (“Fallop Tüpü” diye adlandırılır) çıkarken spermle çevrili olarak saat yönünün tersinde döner; tıpkı hacıların Kâbe etrafında döndüğü gibi. Ve tüm canlı varlıkların karmaşık tekiz proteinden, 5 elementten oluşan Karbon, Hidrojen, Oksijen canlı asidinden meydana gelmesi etkileyici ve gariptir!

Kükürt ve Azot; Kâbe’nin etrafında yapılan Tavaf’la aynı yönde, soldan sağa dizili olan Karbon Atom’la dizilidir.

https://muslimblocks.com/blogs/news/the-scientific-miracle-of-tawaf-around-the-kaaba/’dan çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

22 Mart 2025 Cumartesi

Beyninizi 12 Dakikada Dönüştürün

 

Bazen “Spiritüel Nörobilim” olarak da adlandırılan Nöroteoloji, insan beyni ve maneviyat arasındaki ilişkiyi anlamaya çalışan yeni bir bilim alanıdır. Bu disiplinler arası araştırma; nörobilim, psikoloji ve teoloji gibi prensiplerin dua ve meditasyon gibi manevi uygulamaların bilişsel ve nöral fonksiyonları nasıl etkilediğini keşfetmek için bir araya getirdi.

Bu alanın en önemli kişisi ise dini ve manevi deneyimlerin nörofizyolojik etkileri üzerindeki araştırmasıyla ünlü nörobilim adamı Dr. Andrew Newberg. Dr. Newberg'ün çalışması; bilhassa SPECT görüntüleme ve MRI taramaları kullanarak yaptığı beyin imajlama teknikleri, duanın beyin aktivitesini ve yapısını değiştirdiğini anlamamıza yardımcı oldu.

Neuroplastisite ve Dua: Duanın Dönüşümsel Gücünü Gözler Önüne Sermek

Duanın beyni nasıl şekillendirdiğini anlamanın temelinde Nöroplastisite kavramı yatıyor. Nöroplastisite bize beynin katı, değişmeyen bir yapıya değil; dinamik, deneyimlerimiz, düşüncelerimiz ve uygulamalarımıza tepki veren sinaptik bağlantılarını yeniden organize edebilen, gitgide gelişen bir organ olduğunu gösterdi.

Araştırması duanın manevi disiplini ve somut nörolojik değişim arasındaki boşluğa etkili bir köprü olan Bilişsel Nörobilim insanı Dr. Caroline Leaf’in çığır açan çalışması da buna katılıyor. Dr. Leaf'in çalışmaları, 12 dakikalık odaklanılmış duanın bile beyni sekiz haftadan fazla sürede büyük bir etkiyle manevi aydınlığa kavuşturduğunu ispatladı. Bu disiplinli günlük dua uygulaması, sadece manevi bir egzersiz değil; beyni dikkat çekici şekilde kuvvetlendiren ve geliştiren nörolojik bir antrenmandır.

Dr. Leaf, araştırması boyunca istikrarlı olarak yapılan duanın beynin yapısını ve fonksiyonunu pozitif olarak etkilediğini, bilhassa bunun merhamet, empati ve sosyal etkileşim gibi bölgelerle ilişkili olduğunu kanıtlamıştır.  

Beynin Frontal Lob Etkinleşmesi: Nörolojik Dua Uyumu

Dua, beynin Frontal Lob bölgesini meşgul ederek duygusal tepkilerimizi yumuşatır, stres ve endişe duygularını azaltır. Yapılan çalışmalar, düzenli olarak dua eden insanların kortizol gibi stres hormonları seviyelerinin daha düşük olduğunu, huzur ve kendini iyi hissetme duygularına sahip olduklarını bildirdiklerini kanıtlamıştır.

https://www.thebridgemm.com/devotionals/transform-your-brain-in-twelve-minutes’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer