Bilim ve Din

Bilim ve Din

18 Temmuz 2024 Perşembe

Türk Kahvesi İçmeyi Denemenin 8 Nedeni

 

1.Egzersizin Performansını Arttırır

Kafein, hem zihinsel hem de atletik performansı geliştiren doğal bir uyarıcıdır. Türk Kahvesi; yeterli seviyedeki kafein dozuyla atletik performansı iyileştirme, reaksiyon zamanını ve enerji seviyelerini geliştirme de dâhil bazı faydalar sağlar.

2.Karaciğeri Korur

Karaciğer; hormonların dengesinin kontrol edilmesi (Kortizon, Tiroid ve diğer Adrenal hormonlar) gibi çeşitli bedensel fonksiyonlarda kritik rol oynar. Hormonal dengesizlikler; Hepatit, Siroz ve Karaciğer Yağlanması gibi kronik karaciğer hastalıklarında meydana gelir. Bazı çalışmalar karaciğer yetmezliği riskinin düzenli olarak Türk Kahvesi içenlerde daha düşük olduğunu ispatlamıştır.

3.Beyni Güçlendirir ve Bilişsel Zayıflamaya Karşı Korur

Bazı çalışmalar kafeinli Türk Kahvesi’nin Alzheimer, Parkinson, Bunama (Demans) ve Felç gibi pek çok nörolojik durumu önleyebildiğini kanıtlamıştır. Bir araştırma, yeterli miktarda tüketilen Türk Kahvesi’nin Alzheimer Hastalığı’nın gelişme riskini yüzde 27 azaltmakla ilişkili olduğunu bildirmiştir. Pek çok bilimsel araştırma kahvenin ruh halini, reaksiyon zamanını ve bilişsel fonksiyonları geliştirdiğini göstermiştir.

4.Yararlı Bileşimleri İçerir

Türk Kahvesi filtrelenmiş değildir, sağlığı arttıran antioksidanlar ve polifenollar gibi olan klorojenik asitleri, yararlı biyoaktif bileşimlerin yüksek yoğunluğunu içerir.  Klorojenik Asitler iltihap (inflamasyon), kan şekeri, kolesterol ve yüksek kan basıncı seviyelerini düzeltirler. Kahve; iltihabı azaltan, enfeksiyonla savaşan ve kalp sağlığını iyileştiren diterpenoidler de dâhil güçlü diğer birçok bileşimi içerir.

5.Bazı Hastalıklara Karşı Koruyucu Etkilere Sahiptir

Türk Kahvesi tüketmek, Şeker Hastalığı (Diyabet) ve Kalp Hastalığı gibi bazı sağlık problemlerinin de riskini azaltmaya yardımcı olur. Bir araştırma her gün en az bir fincan Türk Kahvesi tüketenlerin hiç tüketmeyenlere nazaran yüzde 12 daha az Tip 2 Diyabet Hastalığı artma riskine sahip olduğunu bildirmiştir. Yapılan başka bir araştırmada da günde iki ila üç fincan kahve tüketenlerin yüzde 15 daha az kalp hastalığı riskine sahip olduğu keşfedilmiştir. Kahve tüketmenin depresyon, siroz, karaciğer kanseri ve rahim kanseri (endometriyal kanser) riskini de azalttığı bulunmuştur.  

6.Kanser Riskini Önemli Ölçüde Azaltır

Yapılan bir araştırma, Türk Kahvesi’nin erkeklerde prostat kanseri riskini ve kadınlarda rahim kanseri riskini yüzde 25 azalttığını ispatladı. Kahve, sık görülen cilt kanseri türü olan bazal hücreli karsinomun gelişimini de durduruyor.

7.Anında Enerji Sağlar

Yapılan araştırmalara göre günde en az bir fincan kahve tüketenlerin enerji seviyesi hiç kahve içmeyenlere nazaran yüzde 62 daha fazla. Kafein psikoaktif etki verir, çünkü vücut tarafından çabucak emilir.

8.Kilo Vermeye Yardımcı Olur

Türk Kahvesi; insülini kullanmaya, kan şekeri seviyesini düzenlemeye ve şekerli tatlılara karşı olan krizi azaltmaya yardımcı olan magnezyum ve potasyumu içerir. Düzenli kafein tüketimi yakıt olarak kullanılan yağ hücrelerinin yok edilmesine yardım eder. Türk Kahvesi, metabolizmayı hızlandıran ve vücudun yağ yakma mekanizması olan adrenalin hormonlarının salgılanmasıyla kalbi ve dolaşım sistemini uyarır.   

https://www.medicinenet.com/8_reasons_to_try_turkish_coffee/article.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 


5 Temmuz 2024 Cuma

Özgür İrade Bir İllüzyon İse, Sen De Öylesin

 


Yeni bir çift kulaklık almak için internette alışveriş ettiğinizi hayal edin. Kulaklıkları almak için incelemeniz gereken pek çok renk, marka ve özellik var. Siz oradaki beğendiğiniz herhangi bir modeli seçebileceğinizi ve kararınızın kontrolünün de tamamen elinizde olduğunu düşünüyorsunuz. Sonunda nihayet “Alışveriş sepetine ekle” butonuna bastığınızda, bunları kendi özgür iradenizden dolayı yaptığınıza inanıyorsunuz.

Kulaklıkları incelerken beyin aktivitenizin hangi kulaklığı seçmek için aydınlandığını size söylediğimizi farz edin. Bu fikir hiç de ihtimal dışı değil! Nöro-bilim insanları seçiminizi yüzde yüz doğrulukla tahmin edemeyebilirler fakat araştırma, gerçekleşmesi yakın olan hareketin siz kararınızın bilincine varmadan saniyeler önce zaten beyin aktivitenizde var olduğu bilgisini kanıtladı!

Daha 1960’lı yıllarda yapılan çalışmalarda bile insanların beyinlerinin basit, kendiliğinden oluşan bir hareketi yaptıklarında onlar harekete geçmeden önce nöro-bilim insanlarının “Hazırlık Potansiyeli-Readiness Potential” diye adlandırdığı nöral aktivite oluşumunu gösterdiği ispatlandı. 1980’li yıllarda nöro-bilim insanı Benjamin Libet de bu Hazırlık Potansiyeli’nin kişinin yalnızca hareketinde değil, hareket niyetinde bile var olduğunu bildirdi. 2008 yılında da bir grup araştırmacı, gerçekleşmesi yakın olan bir kararın insanlar karar vermeye veya ne zaman veya nasıl hareket etmeyi bildirmeden önce insanların beyinlerinde zaten 10 saniye öncesinden var olduğu bilgisini keşfetti.

Birleştirilmiş araştırma, insanoğlunun bilinçli seçimler yapma gücüne sahip olduğunu açığa kavuşturuyor fakat o faaliyet ve buna eşlik eden kişisel sorumluluk hissi hiç de bilinmeyen şeyler değiller. Bilim insanlarının bu faaliyeti Hazırlık Potansiyeli olarak gözlemleyip gözlemlemediğine bakmaksızın beyinde meydana geliyorlar.

Dolayısıyla, Serebral makinenin içinde bir hayalet yok. Fakat araştırmacılar olarak bu makinenin çok karmaşık, esrarengiz ve gizemli olmasından ötürü “Özgür İrade” ve “Özbenlik (Nefs)” gibi popüler kavramların işe yarar olup olmadığını tartışıyoruz. Bu kavramlar kusurlu olsalar da, zihnin ve beynin çalışma mekanizmasını düşünmemize ve hayal etmemize yardımcı oluyorlar. 

https://www.scientificamerican.com/article/free-will-is-only-an-illusion-if-you-are-too/’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

8 Haziran 2024 Cumartesi

Yeni Araştırma, Bir Babanın Diyetinin Çocuğunun Sağlığını Nasıl Şekillendirdiğini İnceledi

 

Nature Communications dergisinde yayınlanan yeni bir araştırma; baba erkek farelerin diyetindeki makro besin dengesinin, baba farelerin erkek çocuklarının endişe benzeri davranış seviyesini ve kız çocuklarının ise metabolik sağlığını etkilediğini keşfetti.

Araştırma, diyetin etkisinin babanın spermi aracılığıyla bir nesilden bir diğer nesle nasıl taşınabildiğini açıklamaya yardımcı oldu. Bu araştırma, gelecek nesilde baba olacak olanların metabolik hastalık ve duygu durumu bozuklukları riskini azaltma hedefli diyet kılavuzu olarak da bilgi verecek.

Anne babalar çocuklarının ilgilerini ve davranışlarını kendilerinin karma başarısıyla şekillendirebildiklerine inanmak isterler. Fakat uluslararası araştırma ekibinin yeni yaptığı bir araştırmaya göre, fare babaların kendi diyetleriyle çocuklarının sağlığını şekillendirdikleri kanıtlandı!

Bilim insanları; fare babanın diyetinin yalnızca kendi üreme sağlığına değil, çocuğunun üreme sağlığına da etkisi olduğunu keşfettiler. Erkek farelerin gereğinden fazla yemek yemesi veya gereğinden az yemek yemesi hem çocuklarının metabolizmasını ve davranışını etkiliyordu, hem de onların kanser riskini arttırıyordu!

Avustralya’daki Sydney Üniversitesi’nden Charles Perkins Merkezi’ndeki araştırmacılar, erkek fareleri birbirinden protein, yağ ve karbonhidrat ölçüleri bakımından farklı on diyetten bir tanesiyle beslediler ve daha sonra da onların standart diyetle yetiştirilen dişi farelerle çiftleşmelerini sağladılar. Araştırmacılar, en sonunda da yavru farelerin davranış ve fizyolojisi üzerine çalıştılar.

Kalori Sayısı Kadar Diyetsel Bileşim De Önemlidir

Araştırmacılar; düşük protein ve yüksek karbonhidratla beslenen, labirentin güvenli bölgesinde ne kadar zaman geçirdiği hesaplanan baba erkek farelerin daha yüksek seviyede endişeli erkek çocuğa sahip olduğunu keşfettiler. Araştırmacılar ayrıca baba erkek fareler yüksek seviyedeki yağlı diyetlerle beslenirlerse, onların kız çocuklarının da metabolik hastalığın daha yüksek seviyesindeki vücut yağı ve işaretleyicilerine sahip olacağını buldular.  

Danimarka’daki Kopenhag Üniversitesi ve Fransa, Nice’teki Côte d'Azur Üniversitesi’nden araştırma tezinin kıdemli yazarlarından ve Epigenetik değişimleri anlamaya çalışan GECKO Konsorsiyum’un lideri olan Profesör Romain Barrès, konuyla ilgili şunları söyledi: "Çalışmamız, çiftleşmeden önce yenen diyetin gelecek neslin belirli özelliklerini programlayabileceğini gösterdi.”

Araştırma ekibi, düşük proteinli diyet yiyen erkek farelerin de daha fazla yemek yediklerini gözlemledi.

Profesör Romain Barrès, sözlerini şöyle tamamladı: "Araştırmamız, bir babanın sadece çok fazla veya çok az yemek yemesini değil; babanın diyetindeki bileşimin gelecekteki çocuklarına nasıl etki edebileceğini gösterdi. Çalışmamızın gelecek nesildeki metabolik hastalık ve duygu durumu bozukluklarının riskini azaltmak hedefiyle baba olacak olanların diyet kılavuzunu inşa etmeye yardımcı olduğunu düşünüyorum.”

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/04/240417131002.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

4 Mayıs 2024 Cumartesi

Genetik Model Araştırmasına Göre Bir Annenin Diyeti Torunlarının Beyin Sağlığını Koruyabilir

 

Erken hamilelik döneminde elma ve şifalı bitkilerden yiyen anneler; sadece çocuklarının beyin sağlığını korumakla kalmayıp, torunlarının da beyin sağlığını koruyor. Avustralya, Melbourne’daki Monash Üniversitesi’nde Genetik Modeller kullanılarak yapılan çalışma bunu kanıtladı. 

Buluş; bir annenin diyetinin sadece kendi çocuğunun beynini değil, torunlarının beyinlerini de koruyabileceğini keşfeden bir projenin parçasıydı.

Doğa Hücresi Biyoloji Dergisi’nde (Nature Cell Biology) yayınlanan araştırma tezine göre, Monash Biyotıp Keşif Enstitüsü bazı gıdaların beyin fonksiyonunun bozulmasına karşı beyni koruyabileceğini ispatladı.

Belirgin bir biçimde ifade edilecek olunursa, çalışma; genetik model olarak yuvarlak solucanları kullandı, çünkü bu solucanların pek çok geninin insan hücrelerinin içyüzünü kavramaya olanak tanıyarak insanlarda da korunduğu keşfedildi.

Araştırmacılar; elma ve şifalı bitkilerde (reyhan, biberiye, kekik, kekik otu ve adaçayı)   bulunan bir molekülün beynin düzgün çalışması için gerekli olan iletişim ağlarının bozulmasını azaltmaya yardımcı olduğunu gösterdi.

Araştırma tezinin kıdemli yazarı Profesör Roger Pocock ve ekibi; “Aksonlar” adı verilen, 850,000 kilometre boyunca ağlarla bağlayan ve iletişim kuran beyindeki sinir hücrelerini araştırıyordu. Aksonların fonksiyon gösterebilmesi ve ayakta kalabilmesi için, mikrotübülleri de kapsayan içyapıya temel maddelerin nakledilmesi gereklidir.

Profesör Pocock, aksonların bir bozukluk sonucunda kırılgan hale gelmesinin beynin bozulmasına ve nörolojik dejenerasyona yol açtığını açıkladı.   

Profesör Pocock, ekibinin hayvanlar yaşlandıkça bozulan kırılgan aksonlarla bir genetik model oluşturduğunu söyledi ve sözlerine şöyle devam etti: Bir diyette bulunan doğal ürünlerin bu aksonları sağlamlaştırıp, bozulmayı önleyip önleyemeyeceğini araştırdık. Elmalarda ve şifalı bitkilerde bulunan, akson kırılganlığını azaltan bir molekülü (Ursolik Asit) belirledik. Nasıl mı? Ursolik asitin bir tür yağı yapan geni harekete geçirmeye neden olduğunu keşfettik. Bu bir tür yağ, hayvanlar yaşlandıkça oluşan akson kırılganlığını aksonun nakledilmesini geliştirip önlüyordu ve bundan ötürü de akson sağlığını koruyordu."

Profesör Pocock, “Sfingolipid” olarak bilinen bu tür yağın gıdaların hazmedildiği annenin bağırsaklarından gelecek neslin aksonlarının korunması için annenin rahmindeki yumurtalara seyahat etmesi gerektiğini söyledi. Pocock, sonuçların umut verici olmasına rağmen insanlar üzerinde de teyit edilmesi gerektiğini de sözlerine ilave etti.

Profesör Pocock, sözlerini şöyle tamamladı: "Bir lipitin/yağın miras kaldığını ilk kez kanıtlıyoruz. Daha da fazlası, bir anneyi Sfingolid’le beslemek birbirini izleyen iki nesilde aksonları koruyor. Bu da şu manaya geliyor: Bir annenin diyeti, sadece dünyaya getirdiği çocuğun beyin sağlığını değil; onun çocuklarının beyin sağlığını da koruyabiliyor. Araştırmamız, hamilelik esnasındaki sağlıklı diyetin en iyi beyin gelişimi ve sağlığı için gerekli olduğunu doğruluyor.”

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2023/08/230803213815.htm’den  çevrilmiştir.

 

 


19 Nisan 2024 Cuma

Sağlık Ve Mutluluk Birbirine Bağlıdır

 


İyi bir sağlık ve mutlu bir hayat görüşü eşit derecede değerlidir ama birbirinden bağımsız hedefler gözükebilir. Fakat giderek artan araştırmalar, mutlu bir hayat görüşünün fiziksel sağlık için güçlü bir etkiye sahip olduğunu kanıtlıyor…

Psikolojik Bilim (Psychological Science) dergisinde yeni yayınlanan araştırmaya göre, hem internet üzerinden yapılan hem de kişisel psikolojik müdahaleyle yapılan programların fiziksel sağlık bildirimlerinde pozitif etkilere sahip olduğu ispatlandı. Her iki program da eşit derecede etkiliydi.

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Georgetown Üniversitesi’nde Psikoloji Bölümü’nde Profesör olan ve araştırmanın tezinin yazarlarından biri olan Kostadin Kushlev, konuyla ilgili şunları söyledi: “Daha önceden yapılmış çalışmalar, mutlu insanların daha az mutlu insanlara nazaran daha iyi bir kardiyovasküler sağlığa sahip olduğunu ve daha iyi bağışıklık sistemi tepkileri vermeye eğilimli olduğunu ispatladı. Araştırmamız; özellikle kişisel sağlığı arttırmak için tasarlanan yöntemlerin, genel olarak sağlıklı olan yetişkinlerin bile psikolojik sağlığının arttırılmasının fiziksel sağlığa yararlı olduğunu kanıtlayan ilk rastgele denetimli deneylerden oluştu."

Araştırmada, yaşları 25 ila 75 arasındaki bir grup 155 yetişkin rastgele ya bekleme listesinde kontrol durumunda kaldılar ya da “Öz Benlik”, “Deneyimsel Benlik” ve “Sosyal Benlik” diye adlandırılan üç farklı mutluluk kaynağına yöneltilen 12 haftalık pozitif psikolojik müdahale programına atandılar.

Kushlev sözlerini şöyle tamamladı: "Tüm aktiviteler, öznel sağlığı arttırmak için kanıta dayalı destek programıydı.”

Mutlu Bir Gelecek

Psikolojik müdahale programına katılan katılımcılar 12 haftalık kurs boyunca öznel sağlık seviyelerinin arttığını bildirdi.

https://www.sciencedaily.com/releases/2020/07/200722170142.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

25 Mart 2024 Pazartesi

Hurmanın Kanıtlanmış Sağlığa 8 Faydası

 

Hurmanın Kanıtlanmış Sağlığa 8 Faydası

Bu yazı, hurma yemenin kanıtlanmış sağlığa 8 faydasından ve onu diyetinize nasıl dahil edebileceğinizden bahsediyor.

1. Hurmanın Besin Değeri Çok Yüksektir

Hurma, mükemmel besin değeri profiline sahiptir. Hurmalar kuru oldukları için kalori içerikleri diğer pek çok taze meyveden daha yüksektir. Hurmanın kalori içeriği diğer kuru meyveler üzüm ve incire benzerdir. Hurma bir sürü vitamin ve minerale sahip olduğu gibi, lif ve antioksidana da sahiptir. Fakat kuru bir meyve olduğu için yüksek kalorilidir.

2. Hurma, Yüksek Liflidir

Yeteri kadar lifli gıda almak sağlığımız için önemlidir.

100 gr.’lık hurmanın neredeyse 7 gramı lif olduğu için, hurmayı diyetinize ilave etmek lifli gıda alımınızı arttırmanın harika bir yoludur. Lif, bağırsaklarınızdaki gazı önleyerek sindirim sisteminize yardımcı olur. Dışkı oluşumuna katkıda bulunarak, düzenli bağırsak hareketlerini arttırır.

Daha da fazlası hurmadaki lif, kan şekeri kontrolü için de faydalıdır. Lif, hazmı yavaşlatır ve yemek yedikten sonra kandaki şeker seviyesinin yüksek olmasını önler.  

3. Hurma, Hastalıkla Savaşan Yüksek Antioksidanlara Sahiptir

Hurma; birçok hastalığın riskini azaltmak dahil, sağlığa çok yararı olan çeşitli antioksidanları bulundurmaktadır.

Antioksidanlar; hücrelerimizi serbest radikallerden, yani; vücudumuza zararlı reaksiyonlara yol açabilen, kolayca çürüyen ve hastalığa yönelten moleküllerden korur. Kuru incir ve eriğe nazaran hurma, en yüksek antioksidan içeriğine sahiptir. Hurmadaki en etkili 3 Antioksidan şunlardır:

Flavonoid’ler: Flavonoid’ler, iltihapları azaltan kuvvetli antioksidanlardır ve Flavonoid’lerin diyabet riskini, Alzheimer hastalığı riskini ve belirli kanser türlerini azaltmadaki potansiyeli üzerinde araştırmalar yapılmıştır.

Karotenoid’ler: Karotenoid’lerin kalp sağlığını arttırdığı ve Sarı Nokta Hastalığı gibi gözle ilgili hastalıkların riskini azalttığı kanıtlanmıştır.

Fenolik Asit: İltihaplanma önleyici özelliği bilinen Fenolik Asitler kanser ve kalp hastalığı riskini azaltırlar.

4. Hurma Yemek, Beyin Sağlığını Arttırır

Hurma yemek, beyin fonksiyonunu iyileştirir. Laboratuvar çalışmaları, hurmanın Alzheimer hastalığı gibi nörolojik dejeneratif hastalıkların riskini arttıran beyindeki interlökin (IL-6) gibi inflamatuvar belirteçleri azalttığını da keşfetti.

5. Hurma Yemek, Doğal Yoldan Olan Doğumu Kolaylaştırır

Hamileliğin son haftalarında hurma yemek rahim ağzının açılmasını artırır ve başlatılmış doğum sancısını azaltır.

6. Hurma, Doğal Tatlandırıcıdır

Hurma; meyvelerde doğal tipte bulunan şeker olan früktoz kaynağıdır.

7. Hurmanın Sağlığa Olan Diğer Yararları

Kemik Sağlığı: Hurma; fosfor, kalsiyum ve magnezyum da dahil pek çok minerale sahiptir.

Kan Şekeri Kontrolü: Hurma; düşük glisemik indekse, lif ve antioksidanlara sahip olduğu için kan şekerini düzenleme potansiyeline de sahiptir.

8. Hurmayı Diyetinize Kolaylıkla İlave Edebilirsiniz

Hurma yemenin pek çok farklı yolu vardır. Hurma çoğunlukla sade şekilde yenir fakat diğer popüler yemeklere katılıp yenebilir. 

Çeviren: Esin Tezer

https://www.healthline.com/nutrition/benefits-of-dates ‘den alıntı yapılarak çevrilmiştir.


18 Şubat 2024 Pazar

Kalbimiz Direkt Olarak Duygularımızı Etkileyebilir

 

Endişeli bir haldeysek, beynimiz kalbimizi daha hızlı çalıştırır. Fakat kalbimiz hızlı attığında, beynimizle mi konuşur? Bilim insanları, yüzyıllardır kalbin zihni idare ettiği üzerine tartışıyorlar ve şimdi de Nature dergisinde bugün yayınlanan bir araştırmaya göre, fiziksel hallerin duygusal halleri etkileyebileceği kanıtlandı. Araştırma, sadece riskli durumlarda hızlı kalp atışının farelerde endişeli davranışlara yol açabileceğini keşfetti. Araştırmanın tezinin yazarları; kalbi hedef alan müdahalelerin panik bozukluğa karşı etkili bir tedavi olabileceğini ispat ettiğini ileri sürüyorlar.

Yeni araştırmayı yürüten, Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Stanford Üniversitesi’nde bir nöro-bilim adamı ve psikolog olan Karl Deisseroth; kariyerinin başlangıcından beri kalbin duygusal süreçteki rolünü merak ediyordu. Psikiyatri stajyer doktoru olduğunda, artan kalp atışlarının panik bozukluğun yaygın belirtisi olduğunu öğrendi.

Artan kalp atışı için kullanılan “Taşikardi” terimi şimdi hem farelerdeki hem de insanlardaki endişenin bir işareti haline geldi. Deisseroth, konuyla ilgili “Ama şu ana kadar artan kalp atış hızının duygusal tepkiye neden olduğunu direkt olarak test etmenin bir yolu yoktu" dedi.     

Deisseroth’un ekibi 2019 yılında Opsin’lerin yeni özelliklerini keşfetmeye devam ederken, kırmızı ışığa yüksek derecede duyarlı ve güçlü elektrik akımı geçiren yeni Rodopsin kanallarını (Channelrhodopsin) keşfetti. Ekip, bu yeni tasarladıkları proteini “ChRmine” olarak adlandırdı. Araştırmacılar; kalptekiler de dâhil, artık vücuttaki tüm hücreleri ustalıkla idare edebileceklerdi.

Deisseroth ve onun çalışma arkadaşları, beynin kalple konuşan kısımlarını belirlemeye başladılar. Araştırmacılar, beyin aktivitesinin işaretini floresan ışıkla etiketleyen “Fos” adı verilen bir genle iki beyin bölgesini gözlem için izole ettiler: 1.Vücudun iç organlarından gelen girdiyi alan beyin bölgesi Posterior İnsular Korteks’i ve 2.Kalpten gelen girdiyi alan Prefrontal Korteks’i.

Araştırmacılar, en sonunda beyin ve kalbe aynı anda Optogenetik uygulamak için kalp atışı ve beyin aktivitesi arasındaki nedensel bağlantıyı tespit etmek istediler. Deisseroth, “Dikkate değer bir deneyi gerçekleştirdik” dedi. Araştırmacılar; Optogenetiği kullanarak, kalbi uyarıp bazı farelerin Posterior İnsular Korteks’indeki ve Prefrontal Korteks’indeki hücreleri kapattılar. Posterior İnsular Korteks’i sessiz hale getirdiklerinde (ama Prefrontal Korteks değil) yüksek kalp atış hızı artık stres dolu durumlardaki endişeli davranışları arttırmadı. Deisseroth sözlerine şöyle devam etti: “Bu, Prefrontal Korteks’in bu durumla alakalı olmadığı manasına gelmez. Korteks; kalbin daha hızlı attığının bilgisine sahip olur, fakat belki de o bilgiyi daha uzun zaman dilimlerinde kullanır.

Deisseroth; bu bulguların panik bozukluğa karşı kalp atışını hedeflemenin iyi tedavi edici bir yol olacağını ispatladığını söyledi ve sözlerini şöyle tamamladı: ”Yüksek kalp atış hızına ve endişe bozukluklarına sahip olan insanlarda kalp atışı tedavinin hedefi olabilir ve öyle de olmalıdır. Kalp hastalıklarıyla ilgili pek çok müdahale güvenlidir ve iyi tolere edilmiştir. İnsanlara hayli yardımda bulunabilir.”

Çeviren: Esin Tezer

https://www.the-scientist.com/the-heart-can-directly-influence-our-emotions-70995’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.


24 Ocak 2024 Çarşamba

Atardamar Hastalığının Temel Etkeninin Basınçla İş Gören Köpük Hücre Oluşumu Olduğu Ortaya Çıktı

 

Gelişmiş Bilim (Advanced Science) dergisinde yayınlanan yeni bir çalışma; yüksek tansiyonun (Hypertension) Atardamar (Arteriyel) hastalığını nasıl ateşleyip, ilerlettiğinin sırlarını gözler önüne serdi! Birleşik Krallık, Londra’daki Queen Mary Üniversitesi’nde Kardiyovasküler Mekanobiyoloji ve Biyomühendislik Bölümü Profesörü olan Thomas Iskratsch tarafından yönetilen araştırma ekibi; Atardamar duvarındaki kas hücrelerinin yüksek basınçla “Köpük Hücreleri”ne dönüştüğünü ortaya çıkardı. “Köpük Hücreleri” atardamarları bozan yapıtaşı tabakası oluşumudur.

Çalışma; kan damarı esnekliğinin ve kan akışının sağlanmasından sorumlu olan, bunun yükünü çeken Vasküler Yumuşak Kas Hücreleri (VSMC) üzerine odaklandı.

VSMC’ler, yüksek tansiyonun kronik stresi altında çarpıcı bir şekilde değişime uğruyorlar.

Araştırmacılar, bu hücrelerin yalnızca basınçla köpük hücrelerinden şekil değiştiren yağ damlacıklarıyla dolu olmak için tetiklendiklerini keşfettiler. Bu; damar tıkanıklığından (Ateroskleroz) kaynaklanan yaraların oluşumunun nedenidir, Atardamar hastalığının belirtisidir.

Profesör Iskratsch konuyla ilgili şunları açıkladı: "Bu bulgu çok önemli, çünkü VSMC’ler Atardamar tıkanıklıklarında bulunan köpük hücrelerinin yarısını oluşturuyorlar.

Araştırmacılar; gelişmiş imajlama tekniklerini ve basınca hassas olan protein Piezo1’i kullanarak “mekanik sinyalizasyon” yolunun, yağ metabolizmasının ve gen aktivitesinin yerini belirlediler.

Bilim insanları; VSMC’nin Köpük Hücreleri’ne olan dönüşümünü gerçekleştiren mekanizmaları hedefleyerek, damar tıkanıklığıyla ilgili yaralar için ilaç tedavisi geliştirebilirler ve hatta bu yaraları küçültebilirler.

Çeviren: Esin Tezer

https://www.sciencedaily.com/releases/2024/01/240105145053.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

 

 


25 Aralık 2023 Pazartesi

Ne Kadar Çok Alkollü İçki İçerseniz, O Kadar Az Beyin Hacmine Sahip Olursunuz

 

Yeni yapılan bir çalışmaya göre, az ve ölçülü miktarda içilen alkollü içkinin bile beyine zarar verdiği kanıtlandı. Araştırmacılar; günde yarım bardak biraya denk miktarda, 1 kadeh alkollü içkiden daha az ortalama tüketimle başlayan içki içme ve azalan beyin hacmi arasındaki bağlantıyı 36,000’den fazla yetişkin üzerindeki veriyi analiz ederek keşfettiler.    

36,000 yetişkinden fazla yetişkinin veri kümesi kullanılarak yapılan araştırma, günde içilen 1 veya 2 kadeh içkinin beynin 2 yıl yaşlandığında görülen değişimlere denk olan değişimler yarattığını gözler önüne serdi! Aşırı alkollü içki tüketmek daha da fazla bağlantılıydı. Aşırı alkol tüketmek ve beyin arasındaki bilim çok açık ve netti: İkisi arasında sağlıklı bir ilişki yoktu. Aşırı alkollü içki tüketen insanlar zihinsel (kognitif) bozulmayla ilişkili beyin yapısı ve büyüklüğü değişimine sahip oluyorlar.

Fakat yeni yapılan çalışmaya göre, en az miktarda kabul edilen seviyelerdeki alkol tüketimi bile (Haftada birkaç bardak bira veya birkaç kadeh şarap) beyin için risk taşıyor. Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Pennsylvania Üniversitesi’ndeki bir ekip tarafından yürütülen, 36,000’den fazla yetişkin üzerinden toplanan veri analizi az tüketilen alkolün bile beyin hacmini azalttığını ispatladı.

0 ila 1 kadeh arası içilen alkol beyin hacminde çok fazla bir fark yaratmadı fakat günde 1 ila 2 veya 2 ila 3 kadeh arası içilen alkol, beynin hem gri hem de beyaz maddelerinin azalmasıyla ilişkiliydi.

Bilim insanları; analizlerden aşırı derecede alkol kullananları çıkarsa bile, beynin gri ve beyaz maddelerinin azalma ilişkisi devam etti. Bilim adamları, alt beynin hacminin herhangi bir beyin bölgesine yerleşik olmadığını keşfettiler.

Araştırmacılar, bu etkiyi daha iyi anlamamız için yaşlanmaya bağlı olarak küçülen beyin büyüklüğünü alkol kullanımına bağlı olarak küçülen beyin büyüklüğüyle karşılaştırdılar. Onların modelleme çalışmasına göre, her gün tüketilen alkol miktarına eklenen bir alkol beyindeki daha fazla yaşlanma etkisini yansıttı. 0 ila günlük ortalama 1 kadeh içilen bir alkollü içki beyni 6 ay yaşlandırırken, 0 ila 4 kadeh içilen alkollü içki arasındaki ilişki ise beynin 10 yıl yaşlanmasından daha fazlaydı.

https://www.sciencedaily.com/releases/2022/03/220304090349.htm’den alıntı yapılarak çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer

 

 


2 Kasım 2023 Perşembe

Dişlerinizi Fırçalayın, Alzheimer Hastalığı’na Yakalanma Riskini Erteleyin

 

Norveç’teki Bergen Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, Diş Eti Hastalığı ve Alzheimer Hastalığı arasında belirgin bir bağlantı olduğunu keşfettiler. İyi bir ağız temizliğini koruduğunuzda yalnızca dişlerinizin aralarında oluşacak boşlukları önlemekle kalmayıp, Alzheimer Hastalığı’na yakalanma riskini de erteliyorsunuz.

Araştırmacılar, Diş Eti Hastalığı’nın (Gingivitis)  o kişide Alzheimer Hastalığına yakalanma riskini belirlemede etkili olduğuna karar verdiler.

Bergen Üniversitesi’ndeki Klinik Bilim Bölümü Broegelmanns Araştırma Laboratuarı’nda araştırmacı olan Piotr Mydel, konuyla ilgili şunları söyledi: "DNA’ya dayanan kanıtımıza göre, Diş Eti Hastalığı ağızdan beyine geçebilir.”

Mydel’e göre bakteri; hafıza kaybı ve en sonunda da Alzheimer Hastalığı’na yol açan, beyindeki sinir hücrelerine zarar veren bir proteini üretiyor.

Daha İyi Bir Hafıza İçin Dişlerinizi Fırçalayın

Mydel; bakterinin yalnızca Alzheimer Hastalığı’na yol açmayıp, var olmasının büyük ölçüde Alzheimer Hastalığı’nın oluşma riskini arttırdığını ve hastalığı hızlandırdığına işaret etti. Bununla beraber, olumlu haber ise çalışmanın Alzheimer Hastalığı’nın oluşma riskini yavaşlatmak için bir şeyler yapabileceğimizi ispatlaması.

Mydel sözlerine şöyle devam etti: "Dişlerinizi fırçalayın ve diş ipi kullanın." Mydel; bunun önemli olduğunu, eğer sizde Diş Eti Hastalığı, ailenizdeki bir kişide Alzheimer Hastalığı varsa diş doktorunuza düzenli gitmenizin ve dişlerinizi düzgün şekilde temizlemenizin önemli olduğunu sözlerine ilave etti.

Yeni İlaç Geliştiriliyor

Araştırmacılar, yakın bir zamanda Diş Eti Hastalığı’na yol açan bakterinin ağızdan beyine yerleşebileceğini ve salgılanan zararlı enzimlerin de beyindeki sinir hücrelerine zarar verebileceğini keşfetti. Şu anda Mydel’in insan beyinlerindeki bu süreç için ilk kez bir DNA kanıtı var. Mydel ve çalışma arkadaşları, Alzheimer hastası olan 53 kişiyi inceledi ve bu sorunda enzimin yüzde 96 etkili olduğunu keşfetti. Mydel’e göre, bu bilgi araştırmacılara Alzheimer Hastalığı’na karşı atak yapmak için yeni bir yaklaşım sunuyor.

Piotr Mydel sözlerini şöyle tamamladı: "Alzheimer Hastalığı’nın gelişimini erteleyen, bakterideki zararlı enzimleri engelleyen bir ilacı geliştirdik. Bu yıl içerisinde bu ilacı test etmeyi planlıyoruz.”

https://www.sciencedaily.com/releases/2019/06/190603102549.htm’den  çevrilmiştir.

Çeviren: Esin Tezer